Hırvatistan ve Arnavutluk’un da katılımıyla 28 üyeli bir ittifaka dönüşen NATO’nun 60. kuruluş yıldönümü Türkiye’nin Rasmussen’in genel sekreterliğini veto etmesiyle krize sahne oldu. Aslında kriz sinyallerini aylar öncesinden vermiş Türkiye Rasmussen’in adaylığına sıcak bakmadığını, başka bir ismin NATO genel sekreteri olması gerektiğini çeşitli düzeylerde ve kanallarla açıklamıştı. Ancak başta Şansölye Merkel ve Mösyö Sarkozy olmak üzere tüm Avrupa Birliği liderleri Rasmussen’in arkasında kenetlenince 4 Nisan günü kriz patlak verdi ancak 24 saat süren diplomasi trafiği sonucunda Türkiye ikna edilebildi, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen 5 Nisan günü NATO’nun yeni genel sekreteri oldu.
Türkiye ikna edildi edilmesine de karşılığında elde ettiği iddia edilen ‘kazanımlar’ havada kaldı. İlk olarak Rasmussen’in İslam âleminden özür dileyeceği söylenmişti, Rasmussen krizden iki gün sonra Medeniyetler İttifakı Buluşması için geldiği İstanbul’da ‘Tüm dinlere saygılı olunmalı’ diyerek bunu geçiştirdi. Roj Tv kapatılacak denilmişti, bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, gerçekleşirse yerine yenisinin yayına başlatılmayacağı konusunda hiçbir somut veri hala ortada yok! Dışişleri Türkiye’nin NATO’nun askeri kanadında iki önemli mevkide bulunacağını ve AB ile müzakerelerde biri enerji olan iki başlıkta daha hızlı ilerleneceği açıklamıştı, bu konuda da henüz bir gelişme görülmedi. Yani sonuç olarak 5 Nisan günü Türkiye’de pek çok gazetenin bir diplomasi zaferi olarak yorumladığı NATO krizinin aslında Türkiye’nin ‘kandırılması’ndan başka bir şey olmadığı birkaç gün içinde ortaya çıktı. Oysa Türkiye Rasmussen’e olan itirazında haklı gerekçelere sahipti. Ancak Avrupalı siyasiler kulaklarını buna tıkamakta ısrarcı olup Türkiye’yi ‘şımarıklık yapmakla’ suçladı. Batı medyası ise Türkiye’nin ‘cüretinin’ bedelini ödeyeceğini yazdı.
Türkiye 2005 yılındaki onlarca kişinin gösterilerde ölümüne neden olan karikatür krizini yönetemeyen, 11 Müslüman ülkenin büyükelçisini kapıdan çeviren ve tüm dünyada Müslümanların belki de en çok öfkesini kazanmış yaşayan kişi olan Rasmussen liderliğindeki NATO’nun Müslüman bir coğrafyada başarısız olacağını iddia etmekte hiç de haksız değildi. Rasmussen’in basın ve ifade hürriyetini kullanarak savunduğu karikatürler ırkçı birer nefret ifadesiydi ve basın hürriyetinin kötüye kullanımından daha naif bir anlam taşımıyordu. Üstelik aynı Rasmussen 2001’den beri Danimarka’yı yönetirken Avrupa’daki en katı göçmen yasasını çıkartmış, Che portreli, orak çekiçli tişörtler bastırıp internetten satmaya çalışan bir avuç Danimarkalının hapis cezası aldığı ‘tişört davasını’ ifade hürriyetinin ihlali olarak görmemişti! Böyle bir ismin Taliban ve El-Kaide ile savaşacak Müslüman bir coğrafyada NATO’nun lideri olmasının tepki çekeceği çok açık. NATO zirvesinde 5000 kişilik askeri güç sözü veren AB üyesi devletler belki de Rasmussen gibi bir isimle ‘karşı taraf’ın saflarına kat be kat fazla ‘mücahit’ kazandırdıklarını göz ardı ediyor! Dahası krizin NATO’nun tek Müslüman üyesi olan Türkiye’nin iyice dışlanmasına neden olması, Tahran’la diplomatik teması sürdüren tek NATO üyesi olarak Ankara’nın yakınlaşma açısından birincil kanalken neredeyse uyarılarının hiç dikkate alınmaması da bir diğer önemli nokta.
NATO Zirvesinde AB Şantajı
Gelelim Avrupa Birliği’nin krizde Türkiye’ye yönelttiği şantaja, Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn kriz sırasında şöyle buyurdu: “Türkiye AB ilişkileri yara alacaktır” Bu yetmezmiş gibi ittifakın Avrupalı liderleri ‘Biz AB içinde Rasmussen’i destekleme kararı aldık’ açıklaması yaptı. Bunun üzerine Abdullah Gül “Burası AB değil NATO, kararı burada birlikte alırız” diye cevap verdiyse de AB’nin bu türden bir ikiyüzlülüğe ne denli aşina olduğunu unutmamak gerekir. Bu ikiyüzlülüğün bir nedeni ise Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin Haziran ayındaki Avrupa Palamentosu seçimlerine malzeme yapılması… Fransız Liberation gazetesi ‘Türkiye’nin Rasmussen çıkışının Fransa’yı mutlu ettiğini bunun üyelik yolunda Fransa tarafından kullanılacağını” yazdı. Üstelik Obama’nın Strazburgtan sonra yaptığı Türkiye gezisi sırasında Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediğini açıklaması Avrupa kamuoyunda hiç de olumlu karşılık bulmadı. Avrupalılar bunun ‘ABD’ye Meksika sınırını aç demek gibi bir anlam taşıdığını’ savunuyor.
Sonuç olarak yaşanan bu krizden ne Türkiye ne AB tatmin edici bir sonu alamadan ayrıldı. Rasmussen Obama olmadan Türkiye’nin ikna edilemeyeceğini gördü ve Obama’nın yanında Gül’ü ikna etmek için üçlü bir toplantıya katılmak zorunda kaldı. Türkiye verdiği veto kararının arkasında ABD desteği olmadan en fazla 24 saat dayanabildiğini gösterip üstüne de ‘Biz kazandık’ açıklaması yapınca diplomatik açıdan ne denli toy olduğunu gösterdi. Velhasıl bu krizin tek kazananı iki tarafın da muhtaç olduğu aşikâr olan ABD daha da önemlisi Barack Obama’ydı.
Nicolas Sarkozy ve Angela Merkel Strazburg’taki NATO zirvesinin sonunda Barack Obama’ya dönüp şöyle diyordu: “Onunla çalışmaktan mutluyuz, Ona güveniyoruz!” Obama’nın garantilerine güvenip Rasmussen vetosunu kaldıran Recep Tayyip Erdoğan ise İstamnbuş’da şöyle diyordu: “Barack Obama’nın sözüne güveniyoruz!”. ABD halkı, Avrupa kamuoyu da ona güveniyor… Ancak ona güvenmeyen birileri var dünyada, Ortadoğu’da, Asya’da, dünyanın geri kalanında… Onun George W. Bush’tan farkının olmadığını, Irak’tan çekilip Afganistan’a yerleşeceğine inanan milyonlarca insan…
Erdem Güneş / Ankara
Wednesday, May 06, 2009
AB’nin ‘NATO Krizi’
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 4:06 AM 0 comments
Guantanamo AB’yi Böldü
İşkence yasağının deilindiği, suçu sabit olmayan şüphelilerin yıllarca hâkim karşısına çıkmadan hapsedildiği, intihar haberlerinin eksik olmadığı Guantanamo esir kampının kapatılmasına uğraşılıyor. Bu iyi haber, kötü haberse bunun nasıl yapılacağının bilinmiyor olması…
ABD, ülkesine döndükleri takdirde idam edilecek ya da öldürülecek olan Guantanamo esirlerinin bazılarının kabul edilmesi için AB’ye başvurdu. AB ise bir ileri bir geri derken ‘önce birkaç sorumuz olacak’ dedi.
Uluslararası hukukun işlemediği Küba’nın Guantanamo Körfezinde yer alan kamp 11 Eylül saldırılarından sonra askeri hapishane olarak 2002 yılında ABD tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Barack Obama seçim kampanyası boyunca Amerikan halkına ve dünyaya bu yasadışı kampı kapatacağı sözünü vermişti ve şimdi George W. Bush’un hararetle savunduğu kampın kapatılmasının yolu aranıyor. Bush hükümeti 3. Cenevre Antlaşması’nın tutuklanan El – Kaide ve Taliban askerleri için geçerli olmadığını savunmuş kamptaki esirlerin “yasadışı savaş suçlusu” (yasal savaş suçlusu varmış gibi) olduğunu iddia etmişti. Tüm dünyadan bu korkunç kampa tepkiler yağarken ABD uluslar arası toplumun tepkilerine kulak tıkamıştı.
En son 2008 yılının sonunda dünyanın önde gelen beş uluslararası insan hakları örgütü Avrupalı hükümetleri yeni Amerikan yönetimiyle beraber çalışıp Guantanamo kamplarının kapatılması için atılacak bu önemli adıma destek vermeye çağırdı. 2009 yılının başında ise Avrupa Birliği’nin önde gelenleri ABD’de yargı önüne çıkamayacak ve ülkelerine döndüklerinde öldürülme tehlikesi bulunan Guantanamo esirlerinin bir kısmını Avrupa’ya kabul edebileceklerini açıklamışlardı. Ancak iş ciddileşince rengi de değişti.
‘Guantanamo ABD’nin Sorunu’
Önce 4 Ocak’ta Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, AB ülkelerine işkence korkusu nedeniyle kendi ülkelerine dönemeyen 40'tan fazla tutsağa ev sahipliği yapmaları çağrısında bulundu. Bunun üzerine 26 Ocak’ta Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları konuyu gündeme aldı. Ancak AB ülkelerinin bu konuda ki ‘gerçek’ niyetleri işte o toplantıda su yüzüne çıktı. Bush’un başkanlığı döneminde her fırsatta Guantanamo’yu eleştiren Avrupalı politikacılar esirlerin kendi ülkelerine yerleştirilmesi konusunda kararsız kalmışlardı ve geri adım atmaya başladılar.
AB’nin Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana “ABD’nin sorunu” dedi. Gerekirse yardım edebileceklerin ancak sadece güvenlik açısından tehdit unsuru olmayacak esirlerin AB ülkelerine kabul edilebileceğini de ekledi. Almanya’da ise İçişleri Bakanı Dış işleri bakanının ‘esirleri kabul edebiliriz’ yolundaki açıklamasına sert tepki gösterdi.
Finlandiya Dışişleri Bakanı Alexander Stubb ‘suçsuz esirleri alabiliriz’ derken, Birleişk Krallık Dışişleri Bakanı David Miliband Guantanamo’da tutuklu bulunan dokuz Britanya vatandaşını geri aldıklarını ve Britanya’da oturumu bulunan altı kişiyi daha geri alma yükümlülüğü altına girdiklerine işaret ederek, kendi üstlerine düşeni zaten yaptıklarını AB’nin bununla yetinmesi gerektiğini söyledi.
Ve Nihayet 17 Mart’ta ise bu defa AB Komisyonu'nun Adalet ve Güvenlikten Sorumlu Başkan Yardımcısı Jacques Barrot ve dönem başkanı Çek Cumhuriyeti'nin İçişleri Bakanı Ivan Langer, ABD Adalet Bakanı Eric Holder'a Guantanamo ve ABD politikaları hakkında bir dizi soru yöneltti.
ABD'nin bir daha Guantanamo tarzı bir tutukevi açmayı düşünüp düşünmediği, ABD'nin diğer gözaltı merkezlerinin durumu, güvenlik riskleri ve tutsaklar hakkındaki detaylı bilgilerin sorulduğu öğrenildi...
Pentagon’un açıklamayı sürekli olarak reddetmesine karşılık The New York Times gazetesi geçtiğimiz yıl Aralık ayında Guantanamo’daki esirlerin tam listesini yayımlamıştı.
Gazetenin haberine göre, Guantanamo'ya getirilen 779 esirden 520'si şu anda transfer edilmiş durumda, yaklaşık 250'si ise halen cezaevinde tutuluyor. Gazete, beş esirin ise gözaltında hayatını kaybettiği duyurdu. Bunu 139 vatandaşı hapse gönderilen Suudi Arabistan ve 111 kişi ile Yemen izliyor. Askeri hapishanede 70 Pakistanlı, 26 Cezayirli, 22 Çin uyruklu ve 15 Faslı sorgulanmış. İngilizler, hapishanede sorgulanan en yüksek sayıdaki Batılılar. 9 İngiliz vatandaşı Guantanamo`da sorgulandı. 5 Türk'ün de bir dönem tutulduğu Guantanamo'da Danimarka, Uganda, İspanya, Endonezya, Katar, Kenya, Etyopya, Çad Lübnan, Maldiv Adaları ve İsveç'in birer yurttaşı halen esir olarak yaşıyor.
Erdem Güneş / Ankara
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 4:06 AM 0 comments
Avrupa Efsanesi ve Türkiye
Avrupa kelimesinin kökenini hiç düşünmüş müydünüz? Efsaneye göre Tanrıların tanrısı Zeus bugünkü Lübnan topraklarında yaşamış olan Finikelilerin prensesi Europa’ya âşık oluyor. Onu Girit adasına kaçırıyor ancak Europa o kadar güzel bir genç kadın ki Güneş ardı sıra onu takip ediyor. Derler ki o gün bugündür Lübnan’da Güneş’in batışını izleyenlerin gözleri aslında kayıp Prensesleri Europa’yı ararmış… Öyle ki Arapça ve İbranicedeki “gün batımı” anlamına gelen “ereb” ile Avrupa kelimelerinin kökeni Prenses Europa’ya dayanırmış. Efsane bu ya Avrupalıların buna pek tamah edeceklerini zannetmiyorum. Kafalarındaki Avrupalı kimliğini iyiden iyiye karıştıracaktır çünkü… Evet, Avrupa’nın o ‘büyük soru’su hala bir yanıt bulmadı: Avrupa’nın sınırları nerede bitiyor?
Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komisyon Başkanı Olli Rehn 4 Şubat’ta yaptığı açıklamada Avrupa genişlemesi ile ilgili sürpriz bir açıklama yaptı. Rehn, Hırvatistan’la 2009 sonuna kadar müzakerelerinin sonuçlandırılabileceğini, Hırvatistan’la birlikte İzlanda’nın da 2011’de üye olabileceğini belirtti. Asıl sürpriz ise 2009 yılında Arnavutluk, Bosna Hersek, Makedonya ve Karadağ’ın adaylık sürecinin değerlendirilecek olması. Komisyondaki diğer yetkililer ise bu ülkelerin tam adaylığının 2014’te gerçekleşebileceğini söylüyor. Evet, aynı komisyon ve aynı AB! Türkiye’nin adaylık süreci ile ilgili bir tarih vermekten ödü kopan, bin dereden su getiren!
Daha önce 2009’un Türkiye-AB ilişkileri açısından çok olumlu olacağına inandıklarını söylemiş olan Komisyon yetkililerinin görüşü ise 3 ay içinde oldukça değişmiş. Bu sürprizlerden sonra Türkiye’nin durumunu soran gazetecilerin aldığı yanıt bunu gösteriyor: “Türkiye için gerilimli bir yıl olacak.” Görünen o ki 2008 Aralık ayında olumlu olan bakışları 3 ay içerisinde gerilimle dolmuş! Nedenleri ise tahmin edilebilir: Kıbrıs sorunu, ek protokol ve reform sürecindeki yavaşlık.
2009 Türkiye’ye ne getirecek bekleyip göreceğiz ancak 2009’un AB için bu kadar anlamlı olmasının elbette nedenleri var. Doğu Avrupa ülkeleri AB’ye tam üye olalı 5, Berlin Duvarı yıkılalı 20, Türkiye AB’ye adaylık başvurusu yapalı tam 50 yıl oldu.
Türkiye’nin 50. yılında aldığı rapor ise Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edildi bile. 4 “hayır” 1 “çekimser” oya karşın 65 oy ile geçen raporda öncelikle reform sürecindeki yavaşlama ve Türkiye’nin limanlarını Rum bandıralı gemi ve uçaklara açmaması eleştiriliyor. Ankara’dan Aralık 2009’a kadar yükümlülüklerini yerine getirmesi ve Türkiye’nin çözüm sürecine destek vermek amacıyla, adadan asker çekmesi isteniyor. Bugünlerde samimiyeti epeyce tartışılan TRT – 6’nın övüldüğü raporda Ergenekon davasının titizlikle takip edildiği ve mahkûmların sağlığından endişe edildiği vurgulanıyor. Raporu kaleme alan Hollandalı Hıristiyan Demokrat üye Ria Oomen-Ruijten bu raporun “adil” olduğunu ve Türkiye’nin bu raporu aynası olarak görmesi gerektiğini söylüyor.
Oomen-Rujiten bu çok standartlı politikalarına rağmen AB’nin kendisine bir ayna tutmanın zorunlu olduğunu hiç düşünmüyor mu acaba? Ya da şöyle soralım, AB kendisine ayna tutabilecek kadar güçlü mü?
Erdem Güneş / Ankara
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 4:04 AM 0 comments
Gazze ve AB Arasında Türkiye
"Baştan başa ey Filistin, seni vuran değnek kırıldı diye sevinme, çünkü yılanın kökünden engerek çıkacak ve onun semeresi yakıcı uçan yılan olacak" İşaya 14
Filistin'de ilk kanı kimin döktüğünün hesabını yapmak için çok geç, üstelik de kaderi ta Eski Ahit'te çizilmiş olan bu coğrafyada kanın durmadığına da hepimiz şahitken. 2006'da Lübnan İşgali sonrasında olduğu gibi yine bilindik navralar atılıyor, yine tarafların tümü kendisini kazanan ilan ediyor. Hamas da İsrail de işin tuhafı bu defaTürkiye de.
Türkiye, İsrail saldırısı ve sonrasında gelen işgal boyunca aktif bir politika izledi ve duruşunu açıkça ortaya koydu. Hamas ile İsrail'in ateşkesi bozmalarıyla birlikte Türkiye önce taraflara ateşkes çağrısında bulundu sonra Olmert'in Türkiye'yi ziyaretinden 5 gün sonra başlayan operasyonun kendisine yönelik bir hakaret olduğunu açıkladı. Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sert sözleri İsrail'in Gazzeyi işgalini "meşru müdafa" olarak değerlendiren AB'den de tepki çekti. Bu süreçte AKP'den İsrail'e yönelik sert eleştirilerden birkaçı şöyleydi: AKP'nin ekonomiden sorumlu kurmayı Bülent Gedikli Olmert'in de Iraklı bir gazetecinin protestosuna maruz kalan Bush gibi bir "ayakkabı"ya ihtiyacı olduğunu söyledi. Ali Babacan çocukların ölümüne sessiz kalamayacaklarını söylerken; başbakan, Alman şansölye Merkel ve Orta Doğu'da barış elçiliğine soyunan Blair'le telefon diplomasisi yaptı. Bu sırada Ali Babacan neredeyse hergün yaptığı açıklamalarda İsrail'i derhal ateşkes ilan etmeye davet ediyor bir yandan da İsrail Dış İşleri bakanı Livni'nin telefonunu boş bırakmıyor ve Türkiye'nin durumdan ne kadar rahatsız olduğunu iletiyordu.
Diğer yandan Batı'nın hala Batı, Doğu'nun hala Doğu olduğunu gözler önüne seren gelişmeler ortaya döküldü. İsrail'in Filistin'e yönelik orantısız güç kullanarak uyguladığı saldırının hemen ertesinde AB dönem başkanı Çek Cumhuriyeti 'İsrail'in kendisini savunma hakkını kullandığını' açıkladı. Ertesi gün Çek Cumhurbaşkanı Karel Schwarzenberg'in yaptığı açıklama ise daha ilginçti, önceki gün yapılan açıklamanın yanlış olduğu ileri sürüldü ve İsrail'in sadece savunma yaptığının altı çizildi. Fransa ise saldırıyı sert bir dille kınadı. Bu karmaşa sonrasında toplanan AB Dışişleri Bakanları toplantısından üç ana karar çıktı: acil ve kalıcı bir ateşkesin inşası, acil insanı yardım (yiyecek, tıbbi yardım ve yakıt) ve BM 1850 sayılı Güvenlik Konseyi kararı uyarınca barış sürecine katkıda bulunmak.* Bu karar Avrupalıları tatmin etmedi çünkü her kafadan çıkan farklı sesler AB'nin bu insanlık dramına karşı ortak bir duruşu olmadığını gösteriyordu, sokaklarda protestolar sürüp gitti.
Öte yandan Arap dünyasında Türkiye'nin çabaları karşılık buldu. İsrail büyükelçisini 'persona non grata' ilan eden Venezuella lideri Chavez ile Recep tayyip Erdoğan'ın posterleri Ürdün'de meydanlara asıldı. Arap dünyasında çıkan gazetelerde Türkiye'ye yönelik olumlu yazılar yazılmaya başlandı. Bunlardan en ilginci 23 Ocak'ta düstur Gazetesinde çıkan yazılardan biri. Yazı Türkiye'nin Arapları utandırdığını söylüyor ve Batı ile kurması gereken dengeleri tehlikye attığı için Türkiye'yi cesur buluyordu. Türkiye'nin sert söylemi Arapları öz eleştiri yapmaya itmişti.
Bu yoğun diplomasi süreci içinde Ali Babacan Başmüzakereci görevinden alındı ve yerine Egemen Bağış AB ile İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzakereci olarak atandı. Böylece Babacan'ın İsrail'e olan sert tutumu Recep Tayyip Erdoğan'ınki ile birleşerek manevra alanını genişletme fırsatı buldu. Bu durumun AB ile ilişkiler nasıl yansıyacağını zaman gösterecek ancak görünen bir gerçek var; hükümet bir yandan 2009 yılının AB yılı olacağını söylerken yerel seçim sonrasını şart koşuyor. Tayyip Erdoğan 21 Ocak'ta yaptığı açıklamada yerel seçimler sonrası Egemen Bağış ile AB süreci hızlanacak dedi. Filistin halkına verdiği desteği bir iç politika aracı olarak kullanan hükümet, AB'ye verdiği bu mesajla "hele bi seçimleri alalım yine AB yolunda durmak yok, yola devam" diyor.
Yine de insan sormadan edemiyor. Recep Tayyip Erdoğan, hem bölgesel güç olarak aktif bir dış politika izlemek istiyor hem iç politikada elini güçlendirmeye çalışıyor hem de AB'li yetkiliere örtülü mesajlar veriyor, buraya kadar hepsi anlaşılabilir ancak insan şunu anlamıyor başbakan açık açık söyleyemeyeceği, kapalı söyleyince de Avrupa Komisyonu Parlamenterlerinin anlamayacağı belden aşağı esprileri neden yapıyor? Kastı belli olan Kıbrıslı Rum bir parlamenterin Türk dış politikasının en hassas ve belki de en haklı davalarından biri olan Kıbrıs Sorunuyla ilgili sorduğu soruyu, neden bu kadar acemi br politikacı gibi yanıtlıyor? İnsan anlamıyor.
Görünen o ki, doğu hala doğuda, batı hala batıda, Türkiye de durduğu yerde duruyor.
* Karar metninin tamamına şu linkten ulaşılabilir: http://www.ue2008.fr/PFUE/cache/offonce/lang/en/accueil/PFUE-12_2008/PFUE-30.12.2008/Declaration_de_l_Union_europeenne_sur_la_situation_au_Proche_Orient;jsessionid=B6F7865170C172D384F2C574A64BBA4C
Erdem Güneş / Ankara
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 4:00 AM 0 comments
Kıbrıs Çıkmazında 50. Yıl
Türkiye’nin 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik başvurusu yaparak çıktığı Avrupa yolculuğunda kritik bir yıla giriyoruz. 2009 yılının tek özelliği ilişkilerin başlamasının 50. yılı olması değil elbette, 3 Ekim 2005’te AB üyelik müzakerelerinin başlaması ile çok önemli bir noktaya gelinmişti fakat bundan sonrası giderek yavaşladı ve 2008 yılında neredeyse durma noktasına gelindi. Dünyada yaşanan küresel ekonomik kriz bir yandan Türkiye’nin yaşadığı laiklik temelli sistem sorunları diğer yandan ilişkiler bir durağanlık sürecine girdi. 2008 yılında neredeyse hiçbir yeni adım atılamadı. Öyle ki 33 fasıldan sadece 8 tanesi açılabildi. Elbette müzakerelerin tıkanmasının önde gelen görünür nedeni Kıbrıs Sorunu’nun hala çözüm bekliyor olması.
Türkiye’nin son elli yıllık dış politikasında koca bir düğüm olarak yer alan Kıbrıs Meselesi Avrupa Birliği üyelik müzakerelerini de kilitlemiş durumda. Avrupalılar şimdi Türkiye’nin Kıbrıs sorununda adım atmaması halinde üyelik hayalini unutmasını söylüyor. Oysaki bizzat Alman Şansölyesi Angela Merkel AB’nin kendi içinde problemlerini çözememiş bir devlet olan Kıbrıs’ı üyeliğe kabul ederek korkunç bir hata yaptığını kabul etmişti. Fakat günün sonunda fatura yine Türkiye aleyhine kesiliyor. Annan Planı’nı destekleyen Türkiye ve bu plan için yapılan referanduma %64 evet oyuyla destek çıkan Kıbrıs Türk halkı yaptırımlara boyun eğmek zorunda bırakılıyor.
AB genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn işte tam da bu esnada 2009 yılının Türkiye AB ilişkilerinde kritik bir yıl olacağını söylüyor. 23 Aralık’ta Reuters’e yaptığı açıklamada “İşimiz baskı yapmak değil. Durumu kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Kıbrıs’ın barış ve birlik içinde normal bir AB üyesi olması için adada yeninden birleşmesi şart” diyen Rehn aslında adadaki sorunun 2009 yılında çözüme kavuşmasını şart koşuyor. “Bir iki yıldır süren iç sorunların ardından, Türkiye’nin yeniden harekete geçmesini ve reformlara devam etmesini bekleyebiliriz” diyor. Gösterdiği çözüm yolu ise tek ve kesin: Ada’nın birleşmesi. Türkiye’nin ise bu duruma karşı politikası ortada: iki devletli çözümle KKTC’nin tanınması ya da çözümsüzlüğün devamı.
Öte yandan Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili dış politikasındaki manevra alanı bir başka taraftan daha daralıyor. AİHM’in kararları ile Kıbrıs sorunu iyice içinden çıkılmaz bir hale gelmiş durumda. Gelinen son noktada Avrupa Konseyi AİHM’in 2 Temmuz 2006 tarihinde Ksenidis-Arestis davasının tazminata ilişkin bölümü hakkında verdiği kararla tazminat ödemeye mahkûm edilen Türkiye’yi ‘derhal tazminatın ödenmesi’ için uyardı. AİHM kararlarının uygulanmasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 24 Aralık’ta Ankara’ya kararını bildirdi fakat Ankara tazminatı ödeyecek gibi görünmüyor çünkü AİHM Demades ve Tymvios adlı diğer iki Rum vatandaşının Türkiye aleyhine açtığı davada benzer bir durumdan dolayı farklı kararlar vermişti ve bu da Türkiye için bir kapı aralığı anlamına geliyor. Sonuç olarak AİHM yetkilileri henüz kabul edilebilir ilan edilmemiş 8 değişik Rum davasının şu anda incelendiğini ve Taşınmaz Mal Komisyonu’nun Ankara’dan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi temelinde mülkiyet talebinde bulunan Kıbrıslı Rumlar için etkin iç hukuk olup olmadığının bu inceleme sonunda karara bağlanacağını bildirdiler. Yani hukuki açıdan da siyasi açıdan da Kıbrıs Meselesi içinden çıkılmaz bir hal almış durumda.
Kıbrıs Meselesi Türkiye AB ilişkilerini 2009 yılında da zorlayacak gibi görünse de Avrupalılar ne yardan ne serden vazgeçiyor. Brüksel menşeili bir think tank kuruluşu olan “Uluslararası Kriz Grubu”nun Aralık ayında yayımladığı rapor Türkiye ve AB’nin yaşadığı ‘aşkın ıstırabını’ açıklar nitelikte. Raporda Türkiye’nin AB üyeliği hedefinin 2009 yılında rafa kaldırılabileceği iddia edilirken “AB sürecinin kesilmesi halinde Türkiye’de Türklerle Kürtler arasında yeni gerilimler yaşanabilir. Siyasette yeni kutuplaşmalar meydana gelebilir ve son on yılın ekonomik mucizesinin başlıca dayanağı yok olabilir.” ifadeleri yer alıyor. Rapora göre AB’nin kayıpları ise uzun vadede ortaya çıkacak: “Yakınındaki en büyük pazarlardan birine erişim zorlaşacak, Kıbrıs’ya yeni gerilim ortaya çıkabilecek, enerji güvenliği ve Müslüman dünyasıyla iletişim olumsuz etkilenecek.”
Anlaşılan 46 yıl ‘sözlü’ kaldıktan sonra 2005 yılında ‘nişanlanan’ Türkiye ve AB’nin ‘evlilik rüyası’ 50. yılında daha çok kâbuslara tanıklık edecek.
Erdem Güneş / Ankara
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 3:59 AM 0 comments
‘Türk muslukçu’ korkusu AB’yi sardı
Eğer bir leydi hayır derse bu belki demektir. Eğer bir leydi belki derse bu evet demektir. Eğer bir leydi evet derse, o bir leydi değildir... Eğer bir diplomat evet derse bu belki demektir. Eğer bir diplomat belki derse bu hayır demektir. Eğer bir diplomat hayır derse, o bir diplomat değildir...
Olli Rehn’in bir leydi olmadığı gayet açık ama onun iyi bir diplomat olduğu gerçeğini gözardı edemeyiz. Neden mi? Çünkü AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn Türkiye’nin AB’ye üye olması halinde Türk işçilerinin serbest dolaşım hakkından belki faydalanmayacağını söyledi. Rehn, 21 Kasım 2008 tarihinde EurActiv’e yaptığı açıklamada,“AB üyesi olması halinde Türk işçilerinin serbest dolaşımı için geçiş süreci ve hatta kalıcı kısıtlamalar getirebiliriz. Bu, vatandaşlarımızın iş gücü piyasası ve göçmenlerle ilgili korkularını hafifletmek için olacaktır” diyor.
Belki getirebiliriz. Getirmeyebiliriz de. Bazı ülkelerde çalışabilirler bazılarında çalışamazlar. Yani ne evet ne hayır. Rehn hızını alamıyor kendi kişisel görüşünün AB’nin “genç ve iyi eğitilmiş Türk iş gücünden faydalanacağı” yönünde olduğunu belirtiyor. bazı AB üyelerinde kültürel farklılıktan kaynaklanan direnç ve büyük Müslüman azınlığın entegrasyonu gibi çekincelerin gözlemlendiğini anlatıyor.
AB Hıristiyan Klubü değil ama bir islamafobia var!
Rehn’in bu açıklamasının altındaki çapanoğlu ise AB Konseyi’nin 17 Aralık 2004’te aldığı bağlayıcı karar metninde yatıyor. O metinde şöyle deniliyor: "Uzun geçiş süreleri, derogasyonlar ve özgün düzenlemeler ile daimi koruma tedbirleri, yani korunma tedbirlerine temel teşkil etmek üzere daimi olarak elde tutulan hükümler, düşünülebilir... Ayrıca, kişilerin serbest dolaşımının zaman içinde tesisiyle ilgili karar alma süreci, her bir üye devletin azami bir rol oynamasına cevaz vermelidir. Geçici düzenlemeler veya koruma tedbirleri, rekabete ve iç pazarın işleyişine olan etkileri açısından gözden geçirilmelidir."
Yani AB Konseyi, AB'nin serbest dolaşım üzerine geçici kısıtlamalar getirme hakkını daimi olarak elinde tutabileceğini belirtiyor. Ta en başından.
Ancak bu durum AB için yeni değil daha önce birliğe alınan devletler için de benzer uygulamalara gidilmişti. 1986 yılında İspanya ve Portekiz AB’ye katıldığında kişilerin serbestçe işe girebilmeleri için 7 ile 10 yıl arasında değişen bir sürelik aşamalı geçiş dönemi uygulanmıştı. Mayıs 2004’te birliğe 10 yeni üye alnıdığında ise bu ülkelerin vatandaşlarının 3 aya kadar turistik vize alınmıyordu ama işçilerin serbest dolaşım hakkı üzerinde kısıtlamalar getirilmişti.
Olli Rehn kişisel görüşünün Türkiye’den yana koyarken bazı AB üyelerinde kültürel farklılıktan kaynaklanan direnç ve büyük Müslüman azınlığın entegrasyonu gibi çekincelerin gözlemlendiğini söylüyor ama yine de AB kamuoyundaki korkuları giderecek önlemler alınması gereğini kabul ediyor. AB’nin Türkiye için Ekim 2004’te yayımladığı müzakereleri başlatma tavsiyesinde ve 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’nde işçilerin serbest dolaşımı konusunda “uzun geçiş dönemi” ve “kalıcı önlemler” ihtimaline yer verildiğini hatırlatıyor. Avrupa Birliği’nde 2.6 milyonu Almanya’da olmak üzere 3.8 milyon Tük göçmen yaşıyor.
Görünen o ki yıllardır Polonyalı muslukçuların ülkelerine gelip işlerini ellerinden almasından korkan Avrupa Birliği üyesi devletlerin işçilerinin yeni korkusu; kalabalık, müslüman ve işsiz Türklerin ülkelerine akın edip ucuz işgücü arz ederek işlerini ele geçirmesi. Bu islamafobia ile birleştiğinde Türkiye’nin AB üyeliğinde yolu yürüdükçe uzayacağa benziyor.
--
İKV (İktisadi Kalkınma Vakfı) tarafından yayınlanmış olan "Avrupa Birliği'nin Kişilerin Serbest Dolaşımı Müktesebatı ve Türkiye'nin Uyumu" konulu yayından ayrıntılı bilgi alabilirsiniz: www.ikv.org.tr
Erdem Güneş / Ankara
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 3:58 AM 0 comments
AB yolunda ‘kibirli’ salvolar
Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda ‘yıllık karnesi’ mahiyetindeki İlerleme Raporu 5 Kasım’da açıklanacak. Son bir yılda kaydedilen gelişmelerin değerlendirileceği rapora ülke gündemini derinden sarsan iki büyük davanın da girmesi raporun ‘sızdırılmayan’ kısmına olan merakı da arttırdı. Ergenekon ve Deniz Feneri Davaları AB yolundaki kaplumbağa adımlarını zaten yavaşlatmıştı fakat bunun somut iki örneği geride bıraktığımız ay devletin zirvesinden geldi. Çarpıcı mesajların ilki hükümetten ikincisiyse Türk Silahlı Kuvvetleri’ndendi.
‘Yük olmayacağız, yük alacağız’
Ana muhalefet partisi CHP ve medyanın yoğun bir baskıyla gündemde tuttuğu yolsuzluk iddiaları hükümete sıkıntılı günler yaşatırken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Avrupa Birliği’nin 50. Kuruluş yıldönümü olan 18 Eylül akşamı AB üyesi ülkelerin büyükelçilerine verdiği yemekte AB’ye yönelik eleştirilerde bulundu. ‘Yük olmaya değil, yük almaya geliyoruz,’ diyen Erdoğan, Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişini, bugününü ve geleceğini değerlendirdiği açıklamalarında şu sözleri kaydetti: “AB, güvenlik, enerji, genişleme, yaşlanan nüfus ve işgücü gibi ciddi sorunlara çözüm arayışı içindedir. AB'nin tüm bu ve benzeri sorunlarla başedebilmesinde aslında Türkiye kilit rol konumundadır.” Üyelik müzakerelerinin başladığı 3 Ekim 2005 tarihinin kendi hükümetinin ‘başarısı’ olduğunu ve 3 yıldır da bu başarıyı sürdürdüklerini ifade eden Erdoğan, “AB’nin Türkiye’den kazanacak çok şeyinin olduğunu” da ekledi. “Bugüne kadar, AB'ye üyelikten Türkiye'nin ne kazanacağı konuşuluyordu. AB ile ilişkilerimizde yakın zamana kadar Türkiye, bu işten kazançlı çıkacak tek taraf olarak algılanıyordu. Oysa bugün, roller artık dengeye oturmaya başlamıştır,” diyen Erdoğan, enerji, güvenlik, istikrar gibi konularda AB’nin Türkiye’ye olan ihtiyacını şu sözlerle açıkladı: “Enerji konusu mu, cevap Türkiye. Genç nüfus mu, cevap Türkiye'nin genç ve dinamik nüfusu. İşgücü mü, cevap yine Türkiye'nin genç, dinamik, tecrübeli, birikimli işgücü. Güvenlik mi, istikrar mı, güçlü bir ekonomik yapı mı, güçlü bir siyasi yapı mı, çoğulcu bir karaktere kavuşmak mı, cevap yine Türkiye'dir. Bunu niye söylüyorum. Çünkü onlar çıkabildikleri en üst noktaya çıktılar. Şimdi orada nasıl durabileceklerinin cevabını arama gayreti içerisindeler. Ama biz tırmanıyoruz, güvenle, heyecanla, istikrarlı şekilde tırmanıyoruz. Bizim önümüz açık. Yeter ki biz enerjimizi içeride kaybetmeyelim.'”
Türkiye’nin önünü kesmek isteyen Avrupalıların da olduğunu söyleyen Erdoğan bunların farkında olduklarını ve gelişmeleri doğru okuduklarını söyledi ve ‘Hiç endişemiz yok, sizin de endişeniz olmasın, rahat olun,’ mesajı verdi.
‘AB nihai hedefimiz değil’
Öte yandan bu açıklamadan bir gün sonra bir AB eleştirisi de askeri cenahtan geldi. Genelkurmay’da ‘akredite’ medyanın Ankara temsilcileri ve haber müdürleriyle yemekli bir toplantıda bir araya gelen yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, TSK’nın AB’yi nihai bir amaç olarak görmekten ziyade Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaşma yolunda bir araç olarak gördüğünü açıkladı. Ancak İlker Başbuğ AB’nin Türkiye’den, “ulus devlet ve üniter devlet yapısını zayıflatabilecek isteklerde bulunulması” halinde TSK’nın ‘üyelik işi’ içinde olmayacağını da ekledi. Bunu “TSK, AB standartlarını istemiyor” şeklinde yorumlamanın yanlış olacağını söyleyen Başbuğ, aynı hassasiyetlerin pek çok Avrupa ülkesinde de olduğunu söyledi.”
Erdem Güneş \ Ankara
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 3:54 AM 0 comments
Sunday, August 31, 2008
Omelas'ı Bırakıp Gidenler
Gülün Günlüğü'nden
(William James’ in Bir Teması Üstüne Çeşitlemeler)
"Bu psikomitosun temel fikri, günah keçisi teması, Dostoyevski’ nin Karamazov Kardeşleri’nde geçer. Buna karşın, neden William James’in adını andığımı sordu bazıları, biraz da kuşkuyla. Doğrusu Dostoyevski’yi çok sevmeme rağmen yirmi beş yaşımdan peri tekrar okuyamamıştım, bu fikri kullanmış olduğunu unutuvermişim. Ama William James’ in “Ahlak Felsefesi ve Ahlaki Yaşam”ında karşıma çıkınca birden tanıdık geldi. William James sorunu şöyle koyuyordu:
Ya da öyle bir dünya varsayalım ki Fourierlerin, Bellamylerin, Morrislerin ütopyalarını solda sıfır bırakıyor olsun ve milyonlarca insan sürekli mutlu yaşasın, ama bir şartla; uzaklarda bir yerde bir yitik ruh tek başına eziyet çekmek zorunda olsun. Bir an için içimizden bize sunulan mutluluğa yapışmak gelse bile yine ilk kapılacağımız özgül ve bağımsız duygu, bile isteye böylesi bir pazarlık yaparak elde edilen mutluluğun ne kadar çirkin bir şey olduğudur.
Amerikan vicdanının ikilemi bundan daha iyi ifade edilemezdi. Dostoyevski büyük bir sanatçı ve radikaldi, ama ilk zamanlardaki toplumsal radikalizmi tersine döndü, onu azılı bir gerici haline getirdi. Öylesine munis, öylesine safdilce efendi görünen -bakın, nasıl “biz” diyor tüm okuyucularını kendisi gibi soylu görerek- Amerikalı James ise hakikaten radikal bir düşünürdü, öyle kaldı ve hata öyledir. “Yitik ruh” pasajından hemen sonra şöyle devam ediyor:
Tüm yüce, etkileyici idealler devrimcidir. Kendilerini, geçmiş deneyimlerin etkileri olarak değil de koşullarının ve bunların şimdiye kadar bize verdiği dersleri, ayak uydurması gereken etkenler olarak sunarlar.
Bu iki cümle bu öyküye, bilimkurguya ve geleceğe dair tüm düşüncelere doğrudan uygulanabilir. “Gelecekteki deneyimlerin olası nedenleri” olarak idealler; çok ince ve hayranlık uyandıran bir söz bu.
Elbette oturup hadi şimdi şu “yitik ruh” üzerine bir öykü yazayım diye başlamadım. Bu işler bu kadar basit olmaz genellikle: Oturup bir öykü yazmaya başladım, çünkü içimden öyle geliyordu. Kafamda “Omelas” sözcüğünden başka bir şey yoktu. Bir karayolu levhasından geliyordu bu: Salem’in (Oregon) tersten okunuşu. Karayolu levhalarını tersten okumaz mısınız siz de? RUD, ŞAVAY, TAKKİD, Ocsicnaif Nas. Salem eşittir Schelomo, eşittir Selam, eşittir Barış. Melas. O Melas. Omelas Homme helas. Bu fikirleri nereden buluyorsunuz Bayan LeGuin?” Dostoyevski’yi unutarak ve karayolu işaretlerini tersten okuyarak tabii ki. Başka nasıl olabilir?
Yaz şenliği, deniz kıyısındaki parlak kuleli Omelas kentine kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle geldi. Limanda salınan teknelerde bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı damlı evler ve resimlerle süslü duvarlar arasındaki sokaklarda, mazıların büyüdüğü eski bahçeler arasında ve ağaçlı bulvarların altında, büyük parkların ve kamu binalarının yanlarında geçit alayları yürüyordu. Bazıları gösterişliydi: Mor ve boz renkli, uzun, süslü giysilere sürünmüş yaşlı insanlar, mağrur zanaatkârlar, kucaklarında bebekleri, gevezelik ederek ‘yürüyen şen kadınlar. Kimi sokaklardaysa müzik daha bir hızlı çalıyor, gonglar ve davullar gümbürderken insanlar dans ediyordu. Yürüyüş değil danstı sanki bu. Bütün geçit alayları kentin kuzey yakasına, parlak güneş altında çıplak, ayakları ve dizleri çamura bulanmış, uzun, kıvrak kollu genç erkek ve kızların toplanıp yerlerinde duramayan atlarını yarışa hazırladığı Yeşil çayırlar denilen sulak otlaklara yönelmişti. Atların koşumları yoktu, yalnızca gemsiz yularlar takılmıştı. Yeleleri altın, gümüş ve yeşil şeritlerle süslenmişti. Burun deliklerini hızlı hızlı açıp kapayarak birbirlerine soluyor, böbürleniyorlardı, at bizim törenlerimizi kendisininmişçesine benimseyen tek hayvan olduğundan hepsi çok heyecanlıydı. İleride, Omelas’ı körfez boyunca yarı yarıya çevreleyen kuzey ve batı dağları uzanıyordu. Sabah havası öylesine berraktı ki, masmavi göğün altında, Onsekiz Tepelerini taçlandıran karlar güneş ışığının aydınlığıyla millerce uzunlukta beyaz-altın rengi parıltılar saçıyordu. Yarış yolunu belirleyen bayrakları ara ara dalgalandırmaya yetecek kadar rüzgâr vardı. Geniş, yeşil çayırların sessizliğinde, kentin sokaklarından süzülen, bir yaklaşıp bir uzaklaşan ve gitgide daha yaklaşan müzik duyuluyor, zaman zaman titreşen, birleşen ve çanların büyük coşkulu çınlamasıyla patlayan havanın neşeli ve belli belirsiz tatlılığı hissediliyordu.
Coşkulu! Coşku nasıl anlatılır? Omelas’ın yurttaşları nasıl betimlenebilir?
Mutlu olsalar da basit insanlar değillerdi, anlıyor musunuz? Oysa bizler, neşe sözcüklerini pek söylemiyoruz artık. Tüm tebessümler miladını doldurdu. Böyle bir betimlemeyle karşılaşınca insan belli varsayımlar yapmaya meylediyor. Böyle bir betimleme ile karşılaşınca gözler, soylu şövalyelerin etrafını çevrelediği muhteşem bir aygıra ya da belki de kaslı kölelerce taşınan altın kakmalın bir tahtırevana kurulmuş bir kral arıyor hemen. Ama kral yoktu burada. Kılıç da, kullanmıyorlardı, köleleri de yoktu. Barbar değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, ama pek az sayıda kural ve yasaları olduğunu sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi, işlerini borsa, reklâmlar, gizli polis ve bombalar olmadan da görüyorlardı. Yine de tekrarlıyorum, basit insanlar değillerdi; kendi halinde çobanlar, soylu vahşiler, safiyane ütopyacılar değildiler. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu; ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır. Handiyse, hiçbir dayanağımız kalmadı; mutlu bir insanı betimleyemiyoruz artık, neşenin değerini bilmiyoruz. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ben sizlere? Saf ve mutlu çocuklar değil onlar; onların çocukları mutlu ama. Onlar, yaşamları mahvolmamış, olgun, zeki, tutkulu yetişkinler. Ey mucize! Ah keşke daha iyi betimleyebilsem. Keşke sizleri inandırabilsem. Omelas, benim sözcüklerimle, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda ve uzaklarda kalmış bir masal kentini andırıyor. Belki de en iyisi onu kendi düş gücünüzle kurmanız, düşlerinizin gerçek olduğunu varsaymanız; zira hepinizi memnun edemem tabii ki ben. Mesela teknoloji ne durumda? Caddelerde dolaşan arabalar, havada uçuşan helikopterler yoktur herhalde. Omelas’ın insanlarının mutlu olmasından belli bu. Mutluluk, gerekli olan ile gereksiz ama zararlı olmayan ve zararlı olan arasında doğru bir ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoridekilere gelince -gereksiz ama zararsız şeyler, konfor, lüks, gösteriş, vesaire- merkezi ısıtma sistemleri, metroları, çamaşır makineleri ve burada henüz icat edilmemiş her türden harika araçları, uçuşan ışık kaynakları, yakıtsız güç kaynakları, nezleye karşı çareleri olabilir pekâlâ. Ya da hiçbiri olmayabilir: Fark etmez. O size kalmış. Ben, şenliğe birkaç gün kala tepedeki ve kıyıdaki kasabalardan kalkıp Omelas’a gelenlerin çok hızlı küçük trenlere ve iki katlı tramvaylara bindiğini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem Çiftçiler Pazarı kadar cafcaflı olmasa da aslında kentin en güzel binası olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama trenleri de olsa Omelas, şu ana kadar bazılarımıza “eh idare eder” dedirtiyor korkarım. Tebessümler, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Öyleyse bir de orji ekleyin bari. Orji işinize yararsa hiç çekinmeyin. Ama güzel çıplak rahip ve rahibelerin, yarı esrik bir halde, önlerine ilk çıkan erkek veya kadınla, sevgiliyle veya yabancıyla çiftleşmeye hazır, kanın derin tanrısallığı ile birleşmeye duydukları arzuyla içinden çıkıverdikleri tapınaklar olmasın. İlk düşündüğüm buydu, ama Omelas’ta tapınaklar olmasın daha iyi. Hiç olmazsa insanlı tapınaklar. Dine evet, din adamlarına hayır. Elbette, çıplak güzeller, kendilerini arzulayanların açlığına ve tenin hazzına kutsal bir tatlı gibi sunarak dolaşabilirler ortalıkta. Onlar da katılsın geçit alayına. Çiftleşenlerin üzerinde davullar gümbürdesin ve gonglarla arzunun zaferi ilan edilsin (ve yabana atılamayacak bir nokta), bu haz dolu ayinlerden doğan çocuklar herkes tarafından sevilsin ve büyütülsün. Bildiğim bir şey varsa o da Omelas’ta suçluluk duygusu olmadığı. Ama başka ne olmalı? Başlangıçta uyarıcılar olmamalı diye düşünmüştüm, ama pek sofuca bu. Sevenleri varsa, drooz’un hafif, kalıcı ve kararlı tatlılığı doldurabilir kentin sokaklarım. Drooz zihni ve kasları büyük bir ışık ve parıltıyla kaplar önce, birkaç saat sonra bir düş rehavetiyle ve nihayet, evrenin en gizli sırlarıyla ilgili harika görüntülerle birlikte inanılmaz bir cinsel haz uyandırır; üstelik alışkanlık da yapmaz. Daha mütevazı beğeniler için de bira olabilir sanıyorum. Başka ne, başka ne olabilir coşku kentinde? Zafer duygusu elbette, cesaretin kutlanışı. Ama din adamları olmadan yapabiliyoruz madem, askerler de olmasın. Başarılı katliamlara dayalı coşku ‘haklı bir coşku değil; işimize yaramaz, korkunç, basit. Bir dış düşmana karşı olmaktan değil, tüm insanların ruhundaki en güzel ve en haklı şeylerle, dünyadaki yazın ihtişamıyla birleşmekten doğan sınırsız ve cömert mutluluk: Omelas’ın insanlarının göğüslerini kabartan budur ve kutladıkları zafer de dirimin zaferi. Çoğunun drooz’a gerek duyduğunu da sanmıyorum aslında.
Yürüyüş alaylarının çoğu Yeşil Çayırlara vardı bile. Yeşil ve mavi mutfak çadırlarından nefis bir yemek kokusu geliyor. Küçük çocukların sevimli incecik yüzleri; bir adamın müşfik aksakalına bir pastanın kırıntıları takılmış. Genç erkekler ve kızlar atlarına bindiler ve başlangıç hattında toplanıyorlar. Ufak tefek, şişman ve güleç yüzlü yaşlı bir kadın elindeki sepetten çiçekler dağıtıyor ve uzun boylu genç erkekler ışıl ışıl saçlarına onun çiçeklerini takıyorlar. Dokuz, on yaşlarında bir çocuk kalabalığın dışında oturmuş, kendi başına kaval çalıyor. İnsanlar dinlemek için susuyor ve gülümsüyorlar. Ama onunla konuşmuyorlar. Çünkü çalmayı hiç bırakmaz, onları hiç görmez, koyu renk gözleri şarkının tatlı, incecik büyüsüne dalmıştır.
Bitiriyor ve kavalı tutan ellerini yavaş yavaş indiriyor.
Bu küçük özel sessizlik bir işaret vermiş gibi birden başlangıç çizgisinin yakınındaki bir çadırdan bir boru ötüyor; görkemli, hüzünlü, içe işliyor. Atlar arka ayakları üzerinde şahlanıyor, bazıları kişneyerek karşılık veriyor. Ciddi suratlı genç süvariler atlarının boynunu okşayıp yatıştırmak için fısıldıyorlar onlara: “Sakin ol, sakin ol güzelim, sakin ol umudum…” Başlangıç çizgisinde sıra olmaya başladılar. Yarış pisti boyunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başladı.
İnanıyor musunuz? Şenliği, kenti, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere.
Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor. Kapı hep kilitli; hiç kimse gelmiyor, sadece zaman zaman -çocuğun zaman ve süre kavramı yok- kapı gıcırdayarak açılıyor ve birisi ya da birkaç kişi görünüyor. İçlerinden biri gelip çocuğu tekmeleyerek kaldırıyor. Ötekiler yaklaşmıyorlar hiç, yalnızca korku ve tiksintiyle süzüyorlar onu. Yiyecek kabı ve su çanağı çabucak dolduruluyor, kapı kilitleniyor, gözler kayboluyor. Kapıdaki insanlar hiçbir şey söylemiyor, ama bu odada doğmamış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!” Hiç cevap vermiyorlar. Çocuk, eskiden geceler boyu yardım ister ve bol bol ağlardı, ama artık inliyor yalnızca “ah-haa, ehhaa” ve gitgide daha az konuşuyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.
Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı. .
Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla gençlerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler. Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıklamalara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.
Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.
Genç insanlar çocuğu gördükten ve bu korkunç paradoksla yüz yüze geldikten sonra gözyaşları içinde ya da gözyaşsız bir hiddetle eve dönerler çoğu kez. Haftalar veya yıllar boyu düşünebilirler bunun üzerinde. Ama zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki çocuk salıverilse bile özgürlüğünü elde edemez: Sıcaklık ve yiyeceğin vereceği, küçük, belli belirsiz bir zevk, tamam, ama hepsi bu. Gerçek bir coşkuyu tanımayacak kadar aşağılanmış ve aptallaşmıştır. Korkudan kurtulamayacak kadar uzun bir süre korkarak yaşamıştır. Alışkanlıkları insanca muameleye uyum göstermez. Öyle ki onu koruyacak duvarlar, gözleri için karanlık ve üstüne tüneyeceği dışkı olmazsa mahvolacaktır. Gerçekliğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp kabullenince bu acı adaletsizlik için akıttıkları gözyaşları kurur. Yine de gözyaşları ve öfkeleri, iyiliklerini sınamaları ve çaresizliklerini kabullenmeleridir belki de yaşamlarındaki ihtişamın gerçek kaynağı. Mutlulukları ruhsuz, sorumsuz bir mutluluk değildir. Çocuk gibi kendilerinin de özgür olmadıklarını bilirler. Duygudaşlığı bilirler. Mimarilerini soylu kılan, müziklerine o görkemi veren, bilimlerini yücelten şey, işte bu çocuğun varoluşu ve onun varlığını bilmeleridir. O çocuk sayesinde çocuklara böylesine iyi davranırlar. Bilirler ki zavallı çocuk karanlıkta acı çekmezse öteki, flüt çalan çocuk, genç süvariler yazın ilk sabahı, tüm güzellikleriyle gün ışığında yarışmaya hazırlanırken o coşkulu müziği yaratamaz.
Şimdi inanıyor musunuz onlara? Daha inanılır oldular değil mi? Ama anlatacağım bir şey daha var ve buna inanmak pek kolay değil.
Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler."
Ursula K.Le Guin
Hikayenin orjinal dilinde metni:
http://harelbarzilai.org/words/omelas.txt
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 10:18 AM 0 comments
Friday, June 13, 2008
Başkanımız Seçiliyor Biz İzliyoruz
Düşünür dururum "Neden ABD Başkanlık seçiminde biz dünyalıların tamamına oy kullanma hakkı verilmez" diye. Birinci Dünya Savaşı'yla "yalnızcılık" politikasını terk ettiğinden bu yana kendisinde dünyanın her yerine müdahale hakkı gören ABD'nin başkanları, aslında yaklaşık bir yüzyıldır tüm dünyanın da başkanlığını yapıyor. Nihayetinde hükümetleri devirerek, iç karışıklıklar çıkararak ya da diğer bir deyişle 'demokrasiyi dünyaya yayarak', silah ticaretinde her daim kar maksimizasyonu sağlayan ABD'nin başkanı bizim de başkanımızdır. "Abdullah Gül benim cumhurbaşkanım değil" diyebilirsiniz ama "George Bush benim başkanım değil" demek ne kadar gerçekçi? İlkinde "İstemeyen ülkeden gider" derler –ki dediler - , diğerinde nereye gideceksiniz? İşte bu yüzden mevcut ABD seçim sistemi değişmeli ve biz ABD vatandaşı olmayan 'ABDzedeler' de oy kullanabilmeliyiz diye düşünüyorum.
Elbette bu işin mizahi tarafı. Ancak 2008 Kasım'ında yapılacak ABD başkanlık seçimi öncesinde seçimi kazanması kuvvetle muhtemel Demokrat Parti'nin kendi liderini belirlediği ön seçimler bizi fazlasıyla yakından ilgilendiriyor. Çünkü birbirinden ilginç iki isimden hangisi seçilirse seçilsin bizim devlet büyükleri Beyaz Saray'da afallayacaklar. Çünkü devlet geleneğimiz muhafazakar cuhmuriyetçilere alıştı.
Siyah senatör Barack Obama ve eski First Lady Hillary Clinton arasındaki büyük yarış, ABD'de görülmemiş bir seçim yaşanmasına neden oluyor. ABD'nin devlet başkanı seçim sistemi bizdekinden oldukça farklı, delegeler partilerinin başkanlarını seçiyor ve iki partinin adayları belirlendikten sonra esas seçim Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler arasında oluyor. Ama öncesinde partilerin içindeki delegeler seçiliyor, bu delegeler de hangi adayı destekliyorsa o aday kendi partisinin adayı oluyor. Yani işin sırrı en çok delegenin desteğini kazanabilmekte. Cumhuriyetçilerin seçim sistemleri "her eyalette en çok oyu alan tüm delegeleri alır" şeklinde, bu nedenle Cumhuriyetçilerin adayı belli oldu bile: 72 yaşındaki John McCain . Ancak Demokratlar'ın işi gerçekten çok zor. Her eyaletten oy oranına göre delegeler kazanılıyor, işin içine 'süper delege' adı verilen seçim dışı delegeler de girince ortalık iyiden iyiye karışıyor. Sanırım Bush'un Cumhuriyetçi olmasında Demokrat Parti'den aday olmanın bu kadar karmaşık hesaplar gerektirmesinin de etkisi olmuştur. Demokrat Parti liderliğine oynayan Obama ve Clinton arasındaki rekabette ise son durum şu: Obama 20 eyalette, Clinton 11 eyalette yapılan önseçimlerde daha başarılı oldu. Ancak oy oranları toplamda Hillary'nin daha yüksek oyu olduğunu gösteriyor çünkü Clinton büyük ve önemli eyaletlerde daha çok oy aldı. Tüm bu hesaplar martta nihayete erecek ve yeni Demokrat lider belli olmuş olacak.
Kendi adıma işkence haberleriyle nam salan hiçbir meşruiyeti ve yasal dayanağı olmayan Guantanamo üssündeki esir kampını kapatacağını, Irak işgalini bir an evvel bitireceğini söyleyen Barack Obama'nın başkan olmasını, ismi kocası gibi büyük petrol ve silah şirketleriyle anılan Hillary'ye tercih ederim. Gerisi laf-u güzaf, Obama eskiden uyuşturucu kulanmış, Clinton daha deneyimliymiş… Kim seçilirse seçilsin eğer Demokrat Parti'nin lideri ABD'nin yeni başkanı olacaksa ya bir siyah ya da bir kadın olacak orası kesin. Yani WASP, (beyaz anglosakson, protestan) bir erkek olmayacak. Bu bile bir kazanım. Elbette Nobel ödüllü yazar Doris Lessing'in iddia ettiği gibi Barack Obama başkan seçilmesi halinde bir suikaste kurban gitmezse. İzleyip görelim ve dünyanın yeni başkanının daha az "müdahaleci" hevesleri olmasını umud edelim. Zira bu dünya Bush'lardan ve savundukları muhafazakar değerlerden çok çekti.
radikalgenç'te yayımlanmıştır.
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 1:43 AM 2 comments
Kıbrıs’ta Yine Sadece ‘Umut’ Var
Kıbrıslı Rumlar geçtiğimiz haftaki cumhurbaşkanlığı seçiminde adanın geleceği için çözüme yakın duran Komünist AKEL lideri Dimitris Hristofyas’ı cumhurbaşkanı seçerek adanın sorunlu tarihinde yeni bir dönem başlattı. Adada “çözümsüzlüğün adresi” haline gelmiş olan eski cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos bu defa 17 Şubat’taki ilk turda yarışa veda ederek Türk tarafının yüzünün güldürmüştü çünkü Çalışan Halkın İlerici Partisi (AKEL) 2004 yılına kadar Kıbrıslı Türklerle özellikle de CTP ile ortak bir duruş sergilemiş ve sorunun BM ya da AB dayatmasıyla değil Ada halklarının ortak adımlarıyla çözüleceğini savunmuştu. Seçimi kazanan Hrisyofyas ilk iş olarak 'Kıbrıs'ın birleşmesi için derhal işe koyulma' sözü verdi ve Kıbrıslı Türklere 'Kaderimizi elimize alalım' çağrısı yaptı bile.
Ancak yeni cumhurbaşkanı Hristofyas’ın sicili öyle çok da temiz değil. 2004 yılında Annan Planı’nın Türkiye’nin çıkarlarını kolladığını ve plandan Kıbrıslı Rumların zararlı çıkacağını savunarak referandumdan “oxi” çıkması için elinden geleni yapan Hristofyas’ın bu bu tarihi manevrasını Kıbrıslı Türkler 4 yılda unutmadılarsa da cumhurbaşkanı olmasını memnuniyetle karşıladılar çünkü yenilen Papadopulos 1964 yılında Erenköy bölgesine asker indirmek için yaklaşan Türk gemisinin 12 mil sınırları içine girmesi durumunda “kendilerini savunabilmek için 75 dakikada Kıbrıslı Türkleri temizleyebilecekleri” söyleyecek kadar tarihi kanlı biriydi. Hristofyas’ın tercih edilmesinin sebebi bundandır. Önümüzdeki süreçte ise tablo şu şekilde: Birleşmiş Milletler’de adaya iki toplumlu federasyon çözümü getirmeyi planlayan 2006 yılında imzalanan 8 Temmuz Mutabakatı’nın uygulanabilirliğine bakılacak ve yeni bir plan ortaya koyulacak. Ancak bu şimdilik mümkün görünmüyor çünkü Türk tarafı artık bunun imkansız olduğunu düşünüyor. Hatta KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat Hristofyas’ın AB üyesi Kıbrıs Devleti çatısı altında birleşme önerisine yeni bir devlet anlamına gelen “bakire doğum” şartları olduğunu söyleyerek karşı çıkıyor. Kosova’nın bağımsızlığı ve Putin’in Kosova’yı tanıyan AB devletlerine “KKTC’yi tanımamanız utanç verici” çıkışı KKTC’nin ‘bağımsız devletin tanınması’ isteğinde elini güçlendiriyor. Annan Planı’nın asla geri gelmeyeceğini söyleyen Hristofyas’ın bunun karşılığındaki somut çözüm önerisi ise şu an muallak.
Kıbrıslı Rumların bir atasözü vardır. “Yumurta da taşın üstüne düşse, taş da yumurtanın, olan yumurtaya olur.” Kıbrıs’ta iki halkın çektiğini bundan daha iyi açıklayan bir söz bulunamaz. Britanya’nın sömürgesindan kurtulduktan sonra karşılıklı katilamlara sahne olan Kıbrıs’ın acısı devletlerin çıkarları yüzünden dindirilemiyor. Ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar birbirlerinden çektiklerini unuttu. Unutmadılar ama geleceklerini kanlı tarihin üzerine inşa edemeyeceklerinin de farkındalar. Umut edelim Kıbrıs’ın geleceği geçmişi kadar karanlık olmasın.
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 1:37 AM 0 comments
Sunday, July 22, 2007
Ataturks' Mirrors
If mirrors could show the past would you like the face truths?
Voices never dissapear. They take place in air and in some sciencists opinion one day we will have that chance of hearing them again. Until that day lets keep on gossiping. What about the images? Am i only dreamin or is there any chance to see just like to hear voices. Will we have that technology to see historical facts. I hope so, so that we would figure out all these disgusting lying historical political problems.
Imagine that mirros were recording all the things all the people which passed before them. And we have the option watching them like a television. Which you would like to watch Or maybe you would just try to stop watchin them. Which one you would brake? The one you had sex or masturbate before? Anyway until that day lets go on doin naughty things before mirrors. 
I visited Mustafa Kemal Ataturks’ modest house which is placed on the seaside of charming beauty 
Izmir, Kordon
During the independence war he used the Uşaklıgil’s house which sees Izmir clearly in Belkahve. The Uşaklıgil family s daughter Latife Uşakligil were going to be his wife after those war days. And they lived in ankara but when they come to izmir they staed in this house. But the most interesting thing : the house is totally full with mirrors
This is his special bathroom. 
you can even see his bathrobe. :D
elif shafak was writing in the Cities mirrors "we look for disappointments in the mirrors" i can not compete with shafuck :D but if my that dream becomes real i hope to look for realities in the mirrors...
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 1:38 PM 2 comments
Thursday, March 29, 2007
Özgürlükten Bahsedelim!
Özgürlükten bahsedelim!
“This is my right. Right given by god.” *
Bu dizeler, yaşayan tek Beatles üyesi Sir Paul McCartney’nin 2002’de piyasaya sürdüğü “Freedom” adlı şarkıdan. “Talking about freedom” (özgürlükten bahsetmek) diye devam ediyor. En başından kabul edilmiş yargılarının verdiği rahatlıkla ortalama bir Amerikalı için -mesela Mr. Bush’un otobüs şoförü halini düşünebiliriz bu örnek için- bu şarkı pek ala bir dünya görüşü olabilir. Öznemiz olan ortalama Amerikalı, Annesinin bir m–16 olduğunu söyleyen Amerikan Deniz Piyadesinin karşısına, savaş karşıtı Amerikan annesini, sözgelimi Cindy Shenan’ı koyunca, Iraklı anneleri hiç doğmamış ve öldürülmemiş sayabilir. Özgürlük Heykelinin elindeki teraziyi dengede görüp “yaşasın demokrasi” diye bağırabilir. “Be a good American!”** düsturuna uygun “iyi” bir Amerikalı olabilmek bu nedenle çok kolay. Bahsi geçen öznemizin eşi ise Susan Sarandon ve Sean Penn Beyaz Saray’ın önünde Irak’taki savaşa karşı açlık grevi yapadursun, Oprah Winfrey’nin sabah şovunda kim bilir hangi ünlünün hangi derdine üzülecektir.
“ I will fight for the right to live in freedom”***
Şarkıyı hatırlayıp dilinize doladıysanız korkmayın, bu şarkı 6 yıldır ABD’nin zihninde fon müziği olarak çalıyor ve uzun süre de sıkmayacağa benziyor. Şer güçlerine karşı ortak savaş ilan eden Amerikan-İngiliz koalisyonunun çektiği “özgürlük” filminin şarkısı, Sir unvanıyla bir İngiliz’den geliyor. Sakatlanmış oryantalist bakışın üstü örtülü dışavurumu… Bu sözleri şiar edinenlerin sıradan ABD’liler olması bizim için sorun olmazdı fakat görünen o ki Amerikan rejiminin yürütücüleri bir yana çok daha karmaşık ve kavramsal kurguya sahip yazıların sahiplerinin de kafasında aynı şarkı var. Bir çeşit kutsama halini aldı. Akademik olma iddiası olsun olmasın sosyal olgulardan bahis açan pek çok yazı, küreselleşmeden, son model dünya düzeninin miladı olan 11 Eylül’den bahsetmeden başlamıyor. “Küreselleşen dünyada...” ya da “11 Eylül’den sonra...” diye başlayan konuşmaların, makalelerin haddi hesabı yok! Kutsanan 11 Eylül Bush’un adıyla da anılan “önleyici saldırı doktrini”ni temize çıkarma çabasından başka bir şeymiş gibi… ABD’nin vukuatlarının listesi günbegün uzarken, Fukuyama ABD düzeninin artık tarihin sonunu getirdiğini ve ülkesinin zaferini muştularken “ABD imparatorluğunun” sonunun geldiğini söyleyenler de mevcut elbette. Tarihçiler ve analistlerin “tam bir geçiş dönemi” olarak tanımladığı günümüz, hangisine geçiyor şu an kestirmek zor. “1, 2, 3, daha fazla Vietnam” sloganından sonra Afganistan, Lübnan, Irak... Bu geçiş döneminde ortaya çıkan ise rüyanın yerini alan “amerikan kâbusu”!
Üstelik Amerikan rüyasını yeniden kurgulayabilmek için yeni yollar arayışına henüz başlanmadı bile. Öyle ki 2006 yılında 39,5 milyar dolar kar elde eden Exxon Mobile firması ABD’nin Kyoto Protokolünü imzalamasını engellemekle yetinmeyip, bilim adamlarına küresel ısınmanın etkilerini yalanlayan her makale için para bile ödedi. Bozulan ya da ezelden beri bozuk olan Amerikan imajının etki sahasına iyiden iyiye giren Akademik hayat, ABD’de de ülkemizde örneği çok defa görüldüğü gibi bağımsız, bilimsel, özgür olmaktan çok uzak. Atatürk’e hakaret etmekle suçlanan ve hakkında 3 yıl hapis istenen Atilla Yayla’yı, bir milletvekili tarafından “ermeni olmakla suçlanan” Yücel Aşkın’ı düşünelim. Akademisyenlerin özgür olmadığı, yönlendirildiği, cezalandırıldığı, susturulduğu, “sen istersen git bir yüzünü yıka gel” diye uyarıldığı bir akademik ortamda özgürlükten bahsetmek Paul McCartney’e düşüyor elbette! İşte bu gailede karşımıza o kutsama çıkıyor. Tarihin sonunun ilan edilmesine, “şampiyon belli ikinci falan da yok” denmesine alışık hale gelen biz 21. Yüzyıl insanları için her şey artık daha “normal” her komplo teorisi artık kendi karşıt teorisiyle beraber ortaya çıkıyor. 11 Eylül’ü Birleşik Devletler tezgâhladı diyerek bizde de birçoklarını peşinden sürükleyen Loose Change’in başına gelenler bunun en iyi örneğiydi.
“ We will fight for right to live in freedom”****
Nihayetinde, kahramanlar için diyerek başlayan, Amerikan bayrağı önünde çektiği klibinde, özgürlükten bahseden Paul McCartney’nin, şarkıyı kişisel bir şuursuzluk nesnesi olmaktan çıkarıp, toplumsal afazi aracına dönüştürdüğü görülüyor. “Savaşacağım” yerini “savaşacağız”a bırakıyor. İngiliz-Amerikan koalisyonunun çığırtkanı oluyor. Bir şarkı ya da şiir döneminin heyecanını, yönlendirilmiş, sonucuna fazla erken varılmış pek çok bilimsel yazıdan iyi anlatır. Bu şarkı, “geçiş dönemi”nin marşı; bunu 6 yıldır yaşananlardan sonra görmek daha kolay. Oğul Bush Irak’a silah zoruyla demokrasi götürürken dünyaya da özgürlükten böyle bahsediyordu. Dinlemekten başka umar yok.
http://www.youtube.com/watch?v=UTuBtVVRrbs
*“Bu bana tanrı tarafından verilen haktır.”
** “İyi bir Amerikalı ol!” günlük dilde kullanılan bir Amerikalı deyimi.
*** “Özgür yaşamak için savaşacağım.”
**** “Özgür yaşamak için savaşacağız.”
Erdem Güneş
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 9:40 AM 0 comments
Sunday, January 21, 2007
İsrail ABD işbirliğinin Lübnan'ı işgali
“Uzlaşmamız gereken bir ikiyüzlülük var ortada: Ya dünyanın çıkar üzerine kurulu olduğuna kani olacağız ya da insanlık onuruna sahip çıkmaya ümitsizce devam edeceğiz. Lübnan’da yaşanan da bu ikiyüzlülüktü; ABD-İsrail işbirliğiyle gerçekleşen Lübnan işgali bu iki ülkenin çıkarları uğruna insanlık onurunu ayaklar altına aldı.”
Çok tanıdık bir hikâye: İsrail-ABD işbirliğinin Lübnan’ı işgali

20. yüzyıl neredeyse her on yılda bir yeni bir çağ yaşadı. Değişim ve yenilikler daha önce hiç bu kadar hızlı yaşanmamış; dünya haritası hiç bu kadar çok şekil değiştirmemişti. Bu yüzyılda iktisadi, siyasi ve toplumsal sorunlar hiç olmadığı kadar sarsıcı oldu. 21. yüzyıla gelindiğinde ise Soğuk Savaş’ın bittiği ve dünyanın, tek süper devlete itaate zorlandığı yeni bir dönem başladı... 21. yüzyılın da bir önceki yüzyıl gibi birden fazla çağa tanık olacağını ve belki de daha “hızlı” yaşanacağını düşünmek için pek çok sebep var.
11 Eylül saldırılarının miladı olduğu düşünülen/düşünülmesi beklenen süreç bunun en somut örneği. Ortadoğu’nun ise yeni yüzyılda dünya siyasetinde rolü pek de farklı görünmemekte, Ortadoğu çatışma sahası olmaya devam ediyor. Ancak yeni yüzyılda yaşananların nedenlerinin 20. yüzyılda aranması gerekiyor. Nazi soykırımından kurtulan Yahudiler, iki bin yıl önce kovuldukları “vaat edilmiş” topraklara, Filistin’e döndüler. Ben Gurion’un başkanlığında kurulan İsrail Devleti insanlık tarihi boyunca barış yüzü görmeyen Ortadoğu topraklarında şiddetin odak noktasını oluşturuyordu artık. İç savaşı, Suriye ve İsrail’in istilalarını art arda ve iç içe yaşayan Lübnan ise dünya tarihinin en büyük “ödül”lerinden biri olarak anılan Ortadoğu’nun bitmek tükenmek bilmeyen sancılarına gebeydi ve geride bıraktığımız yıl içinde kıyameti yeniden yaşadı…
Değerli kaynakların ve önemli arazilerin İsrail topraklarına katılması, Filistinlilerin yaşanılması imkânsız, dar ve yalıtılmış alanlara hapsedilmesi şeklinde uygulanan sistematik politikanın son ayağını, 2006 yılının ikinci yarısında ortaya çıkan Lübnan işgali oluşturdu.
Olanları kısaca hatırlayalım;
>>>24 Haziran günü İsrail kuvvetleri iki sivili (Usame Muammer ve Mustafa Muammer’i) esir aldı. İsrail devleti tarafından sivillere yönelik olarak gerçekleştirilmiş olan bu eylem, ardından gerçekleşen iki İsrailli askerin kaçırılması olayından niteliği açısından daha vahim bir durum olmasına rağmen, batı medyasında eksik ve hatalı yer aldı ya da hiç yer almadı.
>>>25 Haziran günü ise bu sefer Filistinli militanlar, İsrail silahlı kuvvetleri mensubu onbaşı Gilad Shalit’i esir aldı. Shalit’in esir alınması ise dünya kamuoyunca kınandı ve öfkeyle karşılandı. Burada karşımıza çıkan Batı ahlakının insancıl kaygılardan uzak çifte standardı aslında Ortadoğu’da yıllardır yaşanan sürecin sürekliliğinin en önemli nedenlerinden biri.
>>>12 Temmuz’da Lübnan sınırı yakınlarında 8 İsrail askerinin öldürülmesi, 2 İsrail askerinin kaçırılması ve Hizbullah militanlarının İsrail topraklarına katuşya füzeleri ateşlemesiyle doruk noktasına ulaşan “kriz”, İsrail’in alışkanlık haline getirdiği Lübnan’ı işgal etme, yakıp yıkma ve terör yaratma davranışlarıyla yeni bir hal aldı. Lübnan’ın limanlarının abluka altına alınması, kara ve havadan saldırılar yapılmasına karşılık olarak Hizbullah yaptığı füze saldırılarını arttırdı.

>>>13 Temmuz’da saldırılardan sonra Beyrut havalimanı uçuşlara kapatıldı.
>>>15 Temmuz’da BM’nin gündemine aldığı ateşkes çağrısı ABD’nin vetosu sonucunda reddedildi.
>>> 25 Temmuz’da İsrail’in hava saldırıları sonucunda Birleşmiş Milletler’e bağlı bir gözlemleme tesisi füzeyle vuruldu ve 4 BM personeli hayatını kaybetti
>>>30 Temmuz’da 37’si çocuk 60 kişi, gece yarısı düzenlenen bir saldırı sonucu Kana’da katledildi.
>>>4 Ağustos’ta ABD ve Fransa beraber hazırladıkları bir ateşkes önerisini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ilettiler. Savaşın durması halinde Lübnan topraklarında bulunan İsrail askerlerinin geri çekilmesini öngörmeyen tasarı, Lübnan hükümetince kabul edilemez bulundu.
>>> 11 Ağustos’ta Lübnan başbakanı Fuad Sinyora’nın adını taşıyan Sinyora Planı da göz önünde tutularak daha önceki tasarıda değişiklikler yapılarak 1701 sayılı karar Güvenlik Konseyi’nde kabul edildi ve taraflar “şiddet eylemlerini durdurmaya” çağrıldı.
>>> 12 Ağustos’ta Lübnan ve Hizbullah kararı kabul etti.
>>>13 Ağustos’ta İsrail kararı kabul etti.
>>>14 Ağustos sabahı ateşkes yürürlüğe girdi.
>>>19 Ağustos’ta İsrail ordusu Bekaa Vadisi’nin doğusundaki bir köye silahlı saldırı düzenledi.
>>>7 Eylül’de İsrail Lübnan’daki ablukasını kaldırdı.
>>>2 Ekim’de İsrail tüm askerlerini Lübnan topraklarından geri çekmişti.
İsrail, ateşkes ilan edilene dek saldırılarına aralıksız devam etti, Lübnan’da 1000’in üzerinde İsrail’de 50’ye yakın sivil öldü. 1 milyondan fazla sivil evinden oldu. Alt yapısı yerle bir edilen Lübnan 2 ay içinde, daha krizin başlarında İsrail Genel Kurmay Başkanı korgeneral Dan Halutz’un savurduğu o tehdit cümlesindeki gibi, 20 yıl öncesine dönüverdi.(1)
Ortadoğu’nun yabancısı olmadığı bu “kriz”, adının konulmasıyla anlamlı hale geliyor. Yaşananları tanımlamak için hangi sözcük daha uygun? Savaş mı? Ortada iki ülkenin silahlı kuvvetlerinin çatıştığı bir savaş görünmüyor. Saldırı sözcüğü tanımlama açısından daha uygun, Birleşmiş Milletler’in 1974’te hazırladığı, 8 maddeden oluşan, saldırı tanımı yapan metindeki 3. maddede sayılan eylemler ve tutumlar, Lübnan’da yaşananları karşılıyor.(2) Fakat “İsrail’in Lübnan’a saldırısı” demek de bir bakıma haksızlık; çünkü aynı güçte ve etkide olmasa da Lübnan’dan İsrail’e gelen, meşru müdafaa niteliğinden uzak, saldırılar var. Sanırım en doğru tanımlama Lübnan’a yönelik bir İsrail-Amerikan işgali. Peki, ABD ve İsrail Lübnan’da neyin peşinde? Yaşananların temelinde İsrail-Filistin gerginliği yatıyor. ABD’nin yanlı tutumu, sorununun çözümsüzlüğünü ve İsrail’in saldırılarını beraberinde getirirken, uluslararası arenada desteklenen iki devletli çözüm ise bu nedenle gerçekleşebilir görünmüyor. İsrail ve ABD ise çözümü Hizbullah’ın yok edilmesinde buluyor. Hizbullah ABD ve İsrail tarafından yok edilmesi gereken bir yapılanma olarak görülürken; Hizbullah Suriye, İran ve Lübnan için bambaşka anlamlar taşıyor. Suriye ve İran için İsrail’e karşı bir koz olan Hizbullah, Lübnan halkı içinse bir kurtarıcı olarak yükseliyor. Burada ABD–İsrail işbirliğinin içine düştüğü hata göze çarpmakta; Hizbullah’ı öldüremeyen güçlendiriyor ve Irak’ın işgaliyle ortaya çıkan öfkeli mücahitler benzeri yeni bir nesil ortaya çıkıyor. ABD “haydut devlet” olarak tanımladığı devletlerle olan savaşında aradığı meşruiyeti “dünya düzeninin korunması” ve “barışın sağlanması” söylemlerine dayandırsa da Soğuk Savaş sonrasında yeni düşmanların yaratılması bu temeli sarsıyor; çünkü ABD “müdahalelerinin” hiçbiri, Lübnan örneğinde tekrar görüldüğü gibi, düzeni ya da barışı sağlamıyor aksine ABD’nin elini attığı her yerde karmaşa ve savaş hüküm sürüyor.

Uzlaşmamız gereken bir ikiyüzlülük var ortada: Ya dünyanın çıkar üzerine kurulu olduğuna kani olacağız ya da insanlık onuruna sahip çıkmaya ümitsizce devam edeceğiz. Lübnan’da yaşanan da bu ikiyüzlülüktü; ABD-İsrail işbirliğiyle gerçekleşen Lübnan işgali bu iki ülkenin çıkarları uğruna insanlık onurunu ayaklar altına aldı. İran-Irak savaşı sırasında Irak’ı destekleyen, Irak’ın kimyasal silah kullanmasını teşvik eden ABD, bugün aynı ülkeyi “haydut devlet” olarak ilan edip, silah zoruyla demokrasi dayatıyor, Lübnan’ın altyapısına verilen zarara, savaş suçundan öte anlam taşımayan katliamlara, açık destek veriyor. Güçlülerin önemsemediği, güçsüzlerin ise uygulamada yalnız kaldığı uluslararası hukukun ise silah satışından elde edilen gelirden bile daha az hüküm sahibi olduğu görülüyor. İşte bu yüzden uzlaşmamız gerekiyor çoktan yüzleştiğimiz bu ikiyüzlülükle; çünkü ABD’nin resmi politikasında tekrar tekrar açıkladığı o “seçme hakkı” (ya bizimle olursun ya da yok olursun!) bizim de içinde bulunduğumuz “geri kalan” dünyayı ilgilendiriyor. Önleyici saldırı doktrininin bundan daha masum bir anlam taşıdığını düşünmek naiflik olur. 11 Eylül saldırılarından hemen sonra, Afgan halkının açlıktan kırılmasına bir nebze engel olan Pakistan yardımlarının kesilmesini isteyen ABD, “barış” algısına ne terörle ne de ikiz kulelere yapılan saldırılarla uzaktan yakından ilgisi olmayan binlerce insanın ölmesini umursamayacak kadar kalın çizgiler çiziyor. Sonuç olarak “ayrım gözetmeden, orantısız kuvvet kullanarak uluslararası insancıl hukuku alenen ihlal etmek, sivillere ve sivil nesnelere kasten düzenlenen ölümcül saldırılar düzenlemek” ile suçlanan İsrail, Lübnan’dan isteklerini gerçekleştiremeden yani bir anlamda savaşını kazanamadan ayrıldı. Hizbullah’ın ve İsrail’in kazandıklarını iddia ettikleri “savaş” henüz bitmedi. Suriye’nin ve İran’ın takınacağı tavır bölgede belirleyici olacak. Bu iki ülkenin ortağı olmadığı bir barış, İsrail’in de Lübnan’ın da sürekliliğini koruyamayacakları bir barış olacaktır. Tabii bölgede kalıcı bir barıştan bahsetmek için çok erken, bölge ABD’nin ve direnenlerin çatışma sahası olmaya devam edecek gibi görünüyor.
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 9:52 AM 0 comments
Alev Alatlı'yla söyleşi
http://www.alevalatli.com adresinde ve OvY'nin 44.sayısında yayımlanmıştır.
“Dilimizden, dinimize, giyimimizden, soframıza, dünya görüşümüzden, ahlâki değer yargılarımızdan, örf ve adetlerimize kadar bizi biz yapan unsurlara sahip çıkmaya, bilinçli olarak yaşatmaya niyet etmediğimiz sürece, evet, hükümsüzleştirilmeyi kabul etmiş olduk.”
Erdem Güneş: Sayın Alatlı liberal bir proje olarak Avrupa Birliği’ni küreselleşme sürecinde nereye konumlandırıyorsunuz?
Alev Alatlı: 1870’li yıllardan itibaren sahneye koyulan küresel sermaye imparatorluğunun ya da dilerseniz “konfederasyonu”n üç “federasyonu”ndan birisi. Diğer ikisi ABD önderliğimde Kuzey ve Güney Amerikalar, üçüncüsü “Pasifik” ya da Uzak Doğu federasyonlarıdır. “Konfederasyon’un dili İngilizce, dini yeniden düzenlenecek olan tek tanrılı bir din (ki, Budizmi olduğu kadar şamanizm, Asartu gibi pagan inançları ile bezenmektedir) ve muhtemelen çok yıldızlı tek bayraktır.
E.G.: Blok bir doğudan bahsetmek olanaklıysa; temel sorunsalımız olan küreselleşmeden hareket ederek, doğunun henüz engellenebilir görünmeyen bu sürece eklemlenmede, ne gibi sorunlarla karşılaşacağını düşünüyorsunuz?
A.A.: Doğu”dan bir blok olarak bahsetmek, “Batı”dan bir blok olarak bahsetmek kadar anlamsızdır. Küre şeklindeki bir dünyada coğrafya terimleri kullanmak daha da anlamsız. “Doğu” bir dünya ve kâinat görüşüdür. Ha, baskın “batılı” dünya görüşü karşısında ne yapar bir doğulu? Ya asimile olur, ya kendi dünya görüşünü savunur ki, bunun yolu onu o yapan değerlerine sıkı sıkıya sarılmaktır, ya da kendi kendisini iptal eder. İptal etmek asimile olmak şeklinde de olur, AIDS’den ya da açlıktan kırılmak şeklinde de, ya da düpedüz Amerikanın başını çektiği “koalisyon güçleri”nin bombaları altında can vermekle de.
E.G.: Türkiye hangi konumda?
A.A.: Türkiye’ye gelince, bu yıllarda bizim asimile olmakla direnmek arasında gidip geldiğimizi görüyorum.
E.G.: Alman Şansölyesi Angela Merkel’in Türklerin Avrupalı olmadığına dair açıklamalarına cevaben “Beni o hanımla aynı kazana koysanız , bin yılda kaynamam.” demiştiniz. Kabus’ta İmre Kadızade , keza Gogol’un İzinde’de Güloya Gürelli “ben doğuluyum” vurgusu yapıyor. Avrupa Birliği sürecinde batının karşısında “doğulu” olarak hangi konumdayız?
A.A.: “Doğulu” kavramını insan yaşamının bireysel ömrün ötesinde bir anlamı olduğunu bilenler/inanlar anlamında kullanıyorum. Benden sonra tufan demeyenler/diyemeyenler, insanoğlunun gezegendeki yaşamın tümünden sorumlu olduğunun idrakında olanlar anlamında. Ki, bu anlayış, sadece biz Müslümanlar için değil, “tanrı” kavramına sahip çıkanlar tüm inananlar için geçerlidir. Ve küresel kapitalizm için en büyük tehlike de bu inanca sahip insanlardır, çünkü onların varlığı kapitalist sistemin “homo economicus,” medeniyet eşittir refah gibi en temel varsayımlarını doğrudan tehdit eder. Diğer bir deyişle, “doğulu”dan vahşi kapitalist şöyle dursun, “kapitalist” bile çıkmaz. Ticaret çıkar, kâr çıkar, zenaat çıkar ama sermaye kapitalizmi çıkmaz. Kendilerini bu bağlamda “doğulu” hissedenler, kendi yaşam biçimlerine uygun sistemler geliştirmek zorunda kalacaklardır. Merkel’le aynı kazanda kaynamam derken, yaşama salt rakamlarla, yasalarla, bildirgelerle bakan birisiyle kaynamam diyorum. Hanımın fizikçi, ateist Doğu Almanya arkaplânını ayrıca hatırlayalım.
E.G.: Gogol’un İzinde romanınızda, Güloya Sultan diyor ki: “Bu gezegende doğuyu seçmek demek; bitmez tükenmez reformların saldırısına maruz kalmak, hükümsüzleştirilmeyi göze almak demektir.” (1. kitap sf. 94) O halde, dış politikasının temelinde batıya dönük olmayı seçmiş; fakat doğulu olan bir ülke olarak hükümsüzleştirilmeyi kabul etmiş mi olduk?
A.A.: Dilimizden, dinimize, giyimimizden, soframıza, dünya görüşümüzden, ahlâki değer yargılarımızdan, örf ve adetlerimize kadar bizi biz yapan unsurlara sahip çıkmaya, bilinçli olarak yaşatmaya, niyet etmediğimiz sürece, evet, hükümsüzleştirilmeyi kabul etmiş olduk. Gerisi, bir zaman meselesidir. Öte yandan, asimile eden de asimile ettiğinden birşeyler alır. Melezleşir. Dolayısıyla, meselâ Almanya da eski Almanya olmaktan çıkacaktır.
“Hangi İsa’dan bahsediyorsunuz? Avrupa Aydınlanması Hıristiyanlığın içini boşaltalı nicedir.”
E.G.:Avrupa Birliği bünyesinde yaşanan “anayasa krizini” nasıl değerlendiriyorsunuz? Anayasanın Fransa ve Hollanda referandumlarında reddedilmesi federal bir devlet olmanın AB projesinde daha geç bir aşama olması gerektiğinden mi, yoksa ulusal hassasiyetlerin canlılığından mı kaynaklanıyor?
A.A.: En “liberal,” en “enternasyonalist” görünen devletler, içlerinde “dünya vatandaşı” olduklarını iddia eden en çok vatandaşı barındıran ülkelerde bile milli aidiyet duygusunun kaybolması asırlar sürer. Hal böyleyken ulusal hassasiyetlerden kolay kurtulunmaz. Siz sanıyor musunuz ki, Alsas-Lorenli Fransız ve Almanlar İkinci Dünya Savaşında bir diğerinden çektiklerini kolay unuturlar? Kıbrıslılar unuturlar mı? Erzurumlular Taşnak mezalimi unuturlar mı? Unutmazlar, ama unutmaya çalışırlar ki, yaşayakalabilsinler. Mesele unutmaları karşılığı onlara sunulacak nimetlerdir. Bu nimetler beklentilerinin altında kalırsa homurdanır hatta başkaldırırlar. Fransa ve Hollanda’da olan da budur. Red oyu verirken çıkarları bağlamında ne denli gerçekçiydiler, bakın o ayrı bir mesele.
E.G.: Sizce Türkiye örneğinde ve genel olarak ulus-devletin egemenliğinin bir kısmının supranasyonel yapıya devretmesi ne derecede rasyoneldir? Ulus-devletler böyle bir yapıdan ne umarlar, bu çerçevede Türkiye-AB birlikteliğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
A.A.: Bence Türkiye’nin ulus-devlet egemenliğinin bir kısmını supranasyonel bir yapıya devretmiş olması yeni bir mesele değil. NATO’ya girdiğimiz anda bu iş o bağlamda bitmişti zaten. Kabul ettiğimiz savunma planlarına bir bakarsanız göreceksiniz. BM bile ulus-devlet egemenliğinden ödündür – Güvenlik Konseyinde olmadığımızı, veto hakkı olan beş devletin varlığını düşünün. Ulus-devletlerin böyle bir yapılanmaktan umduklarına gelince: şöyle ya da böyle kapağı zenginin kapısına atmaktan ibarettir. Nasıl ki bir bireyin özgürlük uğruna ailesiyle, çevresiyle ipleri kopartması kolay değildir, aynı şey devletler için de geçerlidir. Meğer ki, atılsınlar, ne bireyler, ne de toptan tecridi göze alabilirler. Asırlardır olduğu gibi, gelecekte de AB ve Türkiye birbirlerinin yörüngesinde, bir yaklaşıp bir uzaklaşarak gelip gideceklerdir diye düşünürüm. Ta ki, AB kadar güçlü yeni bir çekim alanı oluşabilsin.
E.G.: Cemil Meriç Bu Ülke’sinde “Çağdaş uygarlık düzeyinde İsa‘nın yeri ne?” diye sorar. “Karikatür krizini” de göz önünde bulundurursak AB’ ye üyelik süreci ekseninde “medeniyetler çatışmasını” Türkiye açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
A.A.: Hangi İsa’dan bahsediyorsunuz? Avrupa Aydınlanması Hıristiyanlığın içini boşaltalı nicedir. Voltaire’in ruhban sınıfına dair söylediklerinin binde biri bizde tekrarlansa kim bilir neler olur! O karikatürleri çizenler için söyleyebileceğim, dünyadan bihaber, ben-merkezci, empati yoksunu cahiller olduklarıdır. Kendi duyarsızlıklarını başkalarına da malettikleri için yaptıklarının farkında bile olmayabilirler. Madonna’nın İsa heykeli ile acayip hareketleri hatırlamıyor musunuz? Gelin görün kendileri dışında herkese karşı duyarsız olanlarla, “benden sonra tufan” diyenler, üretim/para uğruna ozon tabakasını delmekten kaçınmayanlar, Kyoto antlaşmasını imzalamayanlar aynı adamlardır. Aynı “humanist” dünya görüşünü paylaşırlar. Bunlar rezil karikatürler de çizer, porno filmler de çeker, savaş esirlerini sekse zorlamayı bir oyun olarak da görebilirler. Yeri gelmişken, “hümanist”in asıl karşılığı bizde kullanıldığı gibi “iyi kalpli” filân değil, “herşeyin başının Tanrı değil insan” olduğu şeklindeki anlayıştır. Bizde “önce insan” gibi fiyakalı sloganlar kullananlar, bu ifadenin “Tanrı’dan önce insan” anlamına geldiğini bilseler, herhalde tövbe ederlerdi derdim. Hümanizma, özde ateist bir dünya görüşüdür. Öte yandan, AB sürecinin bir faydasının Türkiye’nin Avro-Amerikan kafa yapısını, dünya görüşünü ilk elden tanıması olduğunu düşünürüm. Çatışma “medeniyetler” arasında değil, dünya görüşleri arasında ise kaçınılmazdır. Hep de vardı, zaten. Topyekûn savaştan bahsediyorsak, o da sermayeyi yönetenlerle onların isteklerine direnenler arasında çıkar ki, galibi baştan bellidir.
E.G.: Kıbrıs ve AB konularında belirginleşen aşırı solun ve aşırı sağın fikir birliğini nasıl yorumluyorsunuz? Milliyetçilik mi yükseliyor, Türk solu mu değişiyor?
A.A.: Burada galiba “düşmanımın düşmanı dostumdur” şiarı çalışıyor. Entipüftan bir ittifaktır derim. İrandaki Tudeh-Devrim Muhafızları ittifakının nasıl sonuçlandığını hatırlayalım.
E.G.: Hamas liderlerinin Türkiye’yi ziyareti ve dışişleri bakanı Abdullah Gül’ün “Filistin’in tapusu bizdedir.” sözlerini Türkiye’nin bölgesel güç olma yolunda, dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
A.A.: Bence Hamas’la ilişki kurulması da, Dışişleri Bakanının ifadesi de yerindedir. Türkiye zaten bölgesel bir güçtür. Bunun daha net bir biçimde ifade edilemesinde hiç bir mahzur görmüyorum. Bizim sorunumuz başta komşularımız olmak üzere, diğer ülkeleri tanımamamız. Bilirsiniz, en ufak bir olumsuzlukta “dünyanın hiçbir yerinde ... olmaz” diye başlarız. Kar yağar, trafik aksar, İstanbul ya da başka bir il, “kara teslim oldu!” diye başlarız. Sanırsınız ki, bizden başka hiçbir ülkede yolsuzluk olmaz, kimse iki yüzlü davranmaz, adalet sistemi mükemmeldir, belediyeler tepeleme kar makinaları ile doludur vs.vs. Dediğim gibi AB sürecinin en olumlu yanı bize Avrupa ülkelerini tanımasıdır.
E.G.: Ahmet Mithat “biz son devir muharrirleri, maarifi garbiyeyi şarka ithale çalışan birer müstağribiz” demişti. Siz günümüz Türkiye’sinde “aydın” ve rolünü nasıl görüyorsunuz?
A.A.: Ahmet Mithat’ın ruhu şadolsun, başlattıkları hareket katlanarak devam etmektedir. Belki de “aydın”ları da “batılılaştırmacılar” ve “bağımsızlaştırmacılar” olarak ikiye ayırsak iyi ederiz. Kimbilir, “bağımsızlaştırmacılar” Kızıl Elma koalisyonunu anlamakta da iyi bir ipucu olur belki.
E.G.: Son olarak size dair bir sorum olacak hocam; Alev Alatlı’nın farkındalığı ona yük olmuyor mu, biliyor olmanın bu toplumdaki zorluğu Alev Alatlı’ya “Neden uğraşıyorsun ki?” dedirtmiyor mu?
A.A.: Ben tarihin yaygın anlayışın tersine doğrusal değil, dairesel ilerlediğine inanır; dinamik bir sistem olan insan topluluklarının illâ da aynı doğrultuda evrilecekleri iddiasını anlamsız bulurum. Dinamik sistemlerde “Kelebek Etkisi” çalışır. Mançurya’da kanat çırpan bir kelebeğin New York’ta fırtınalar yaratabileceği bilimsel bir olgudur. Aynı dinamizm insan toplulukları için de geçerlidir. Sırf bu nedenle bile, hiç bir uğraşı fuzulî bulmam, en azından kendi emeğime acımam.
E.G.: Nihai olarak medeniyetin alacağı yolu kestirebiliyor musunuz hocam?
A.A.:Böyle giderse gezegenin bu üretimi kaldırmayacağı, kaynaklarının tükeneceği açık gibi görünmektedir. Ama “böyle gelmiş böyle gider” de Laplace-vari, doğrusal bir kehanet, dilerseniz kaderciliktir ki, yanlışlığı kanıtlanalı nicedir. Bu saatten sonra Newton kesinliği de olsa olsa bir temenniden ibaret olur.
E.G.: Sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz Hocam.
A.A.:Ben teşekkür ederim.
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 9:45 AM 0 comments
Herkes Hak Ettiği Gibi Yaşıyor
Nafile de olsa, Hiçbir derde derman olmasa da duymayı isteyeceğimiz sözler vardır. Umudumuzu kaybetmemek ,yaşama bağlanmak , mücadeleden kopmamak için sözlere ihtiyaç duyarız bir şiir, şarkı, motto... Mesela güzellik yarışmalarındaki ritüellerden biri yarışmacı kızımıza "elinde sihirli bir değnek olsa neyi değiştirirdin?" sorusunu yöneltmektir. Cevaplar genellikle; "dünya barışını sağlar, afrikadaki açlığı bitirirdim " şeklinde olur . Dedim ya bu dileği duymak nafile olsa da güzeldir. İyi niyet göstergesidir hiç değilse. Sahi son zamanlarda ne oldu, ne değişti ve kulaklarımız safdil bir temenniyi dahi arar oldu?
Belalı şarkılar
Önce ibrahim tatlıses " Allah belanı verecek" düsturuyla bedduayı şarkısına malzeme yaptı, İsmail YK bir istekte bulundu bu defa "Allah belanı versin" diyerek. Türk popüler müziğindeki sığlaşma, çoğu zaman toplumsal yaşamın aynası olmuştur. Müzik kanallarında "Allah seni kahretsin" temalı şarkıların kliplerini seyrederken, haber kanallarında linç haberlerini izlemek boşuna değil. Bunlar yetmezmiş gibi , çoğu zaman ne dediğini anlamlandıramadığım , şarkılarında "şerefsiz" nidaları atan Demet Akalın çıktı ve şöyle seslendi dünyadan yaptığı o meşum tespitle: "herkes hak ettiği gibi yaşıyor."
Bunları hak ettik!
İnsanların hiç uğruna öldürüldüğü, açkaldığı, işkenceye-hakarete uğradığı bir dünyada hangi vicdana sığınarak söyleyebiliyor bu şarkıyı Demet Akalın? Lübnan'da parçalanmış bebek vücutlarını, Napalm bombasından yanarak kaçan Vietnamlı kızı, açlıktan aidsten kırılan Afrikalıları görmedi mi? İnsan yaşamının bireysel ömrün ötesinde bir anlamı yok mu zat-ı şahanelerince? Yoksa sözlerin kafiyeli olması, albümünün satması, magazin proglamlarına konu olması yeterli mi? "Her gün simit yiyen" asgari ücretliler, "gözünü toprak doyursun" denilen köylüler, oğlunun şehit olduğu haberini telefonda alıp kalp krizi geçiren babalar, şehrin orta yerinde patlayan bombayla ölen çocukların aileleri bu şarkıyı duyduklarında ne hissederler? Anlamsız bir pop şarkısı, şarkının bütünü aşk meşk anlatıyor denilebilir ancak insanların acıyla çevrelendiği bu ülkede "herkes hak ettiği gibi yaşıyor" genellemesi hiç de masum değil... Çünklü insanlar hak ettikleri gibi yaşamıyor, çünkü insanların tek dertleri eski sevgilileri değil ve bu sözü duyduklarında akıllarına aldatılmaktan daha fazlası geliyor... Bu ülkenin insanları bu yaşamdan ve bu sözlerden daha iyisini hak ediyor. Daha iyisini söyleyemeyecek olanlar sussun çünkü sesleri kuru gürültüden bile daha çirkin çıkıyor...
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 9:39 AM 0 comments
Ankara Metrosu Savaşları
Müslüman olmak kendinizi kötü hissetme nedeniniz olabilir mi? Bu ülkede yaşayan birçok insanın böyle bir derdi var çünkü. Hele başkentimizde laiklerle gerçek(!) müslümanlar arasında hergün gizliden gizliye bir savaş dilerseniz cihad yaşanıyor. Ters bakışlar, bayrak gibi dalgalanan mini etekler, türbanlar... Bu ülke sessiz savaşların ülkesi aynı zamanda simgelerin, dillerin, dini pratiklerin, tercihlerin savaşımı son hızla devam ediyor her an... Bu savaşların en zorlu geçtiği yerlerden biri Ankara metrosu (Ankaray diye de bilinir). Cuma günü işiniz denk düşer de namaz vakti metroya girerseniz, bir kalabalıkla karşılaşırsınız -eğer Ankara’nın acemisiyseniz benim bir zamanlar olduğum gibi- şaşkınlık içinde olan bitene bakar, onlarca insanın metronun içindeki mescidin önünde, etrafında sizin yolunuzu, yerlere serdiği gazeteler üzerinde namaz kılarak, kestiğini görürsünüz ve yola devam edersiniz, sizden başka kimsenin neden şaşırmadığına şaşarak. Sonra metronun içinde ezan sesi duyar ve dışardan geldiğini düşünürsünüz ama hayır hoparlörlerden gelmektedir ses... Bütün bunlara anlam yüklemek çok zor değil ancak bu savaş yüksek sesle söylenmediği ve dillendirildiği anda yüzünüze demokrasi tokadı yediğiniz için; artık o kadar da masum değil. Kurtuluş durağında türbanlı bir kadın bilet kesiyorsa ne gam.... Yalnız azınlık-çoğunluk değişimi burada önemli çünkü bugün hoşgörü isteyen yarın azınlık olmaktan kurtulduğunda hoşgörüsüzlük timsali olabilir, olacaktır da... Üniversiteye türbanla alınmamanın cezasını, sizi başı açık almayarak ödetecektir, meclisten türbanlı milletvekilinin, başbakanın söylediği "bu kadına haddini bildiriniz" sözleriyle, kovulmasını size sokaklarda başınız açıksa haddinizi bildirerek ödetecektir... Bu savaş yaratılmıştır. Sorumsuz siyasetlerle bu ülkede gerilim hat safhaya ulaştırıldı, yıllardır... "Ankara meydan muharebesini" anlamak için son bir örnek daha vermek yerinde olur; 2006 yılının başından itibaren Ankara metrosunun Kızılay durağında "yaşayan fosiller" adında bir sergi vardır. Şimdilerde ardında Adnan Oktar'ın fahri başkanı olduğu Bilim Araştırma Vakfı'nın bulunduğu ortaya çıkan bu sergi, anti-Darwinist söylemleriyle Ankaralıları pek de şaşırtmamıştı aslında, evrim teorisinin metroda çürütülmeye çalışılması savaşın somutlaştığı noktalardan sadece bir diğeriydi... Şimdi sorunun yanıtına gelelim, Müslüman olmak kendinizi kötü hissetme nedeniniz olabilir mi? Benim için oluyor sokakta, deniz kenarında, metroda bu ülkede bir şeyler yanlış gidiyor. Her birimiz giderek kızışan bir savaşın askerlerine dönüşüyoruz , o kadar muğlak bir o kadar da çetin ki bu dönüşüm farkına dahi varamıyoruz sürüklendiğimiz kazananı olmayan sonun. "Olacak ama nasıl, kanlı mı kansız mı" sözleri akıllara geliyor ve galiba bu sefer kansız oluyor ...
Erdem Güneş 19 eylül 2006 GençRadikal'de yayımlanmıştır.
Posted by lètranger ya da A. Erdem Gunes at 9:33 AM 0 comments
